|
ATATÜRK ve TÜRK DİLİ ( 1 )
Prof. Dr. Osman Fikri SERTKAYA Türk Dil Kurumunun Sayın Başkanı, Pek değerli hocalarım ve meslektaşlarım, Değerli konuklar ve sevgili öğrenciler. Sözlerime Azerbaycanın başşehri Bakûde duyduğum bir atasözü ile başlamak istiyorum. Mazine gülle atsan, istikbal seni topa tutar. Yani Sen geçmişine kurşun sıkarsan, geleceğin seni topa tutar. Biz Türkçeye, Türk diline bu açıdan bakmak zorundayız. Konumuz Atatürk ve Türk Dili. Ancak, Atatürkün dil ve kültür konularındaki görüşlerini değerlendirmeden bu konuyu anlamak ve anlatmak mümkün değil. Tarih 29 Ekim 1923. Cumhuriyet ilân edilmiş. Türkiye Cumhuriyeti, yeni ve genç bir devlet. Atatürk cumhuriyetin ilânından dört-beş gün sonra M. Fuat Köprülüyü çağırarak; Fuat Bey cumhuriyeti kurduk. Artık cumhuriyeti ve devletimizi ilmî temeller üzerinde yükseltmek zamanı gelmiştir. Lütfen İstanbul Darülfünûnu bünyesinde Türkiyat Enstitüsünü kurunuz direktifini veriyor ve Fuat Köprülü daha Türkiye Cumhuriyetinin kuruluţunun üzerinden bir hafta geçmeden İstanbul Darülfünûnunda 10 ay sürecek bir hazırlık çalışmasına başlıyor. Hazırlanan dosya Atatürke sunuluyor ve Atatürk tarafından incelenerek son şekli veriliyor. Sonuçta T.C. Bakanlar Kurulunun 1111 sayılı kararıyla 12 Kasım 1924de İstanbul Darülfünûnuna bağlı Türkiyat Enstitüsü kuruluyor. Genç cumhuriyetin dar bütçesinden, Fuat Köprülünün emrine Türkiyat Enstitüsündeki dil ve kültür çalışmaları için 200.000 lira da tahsisat ayrılıyor. Fuat Köprülü, Atatürke Enstitünün ambleminin nasıl olması gerektiğini sorduğu zaman aldığı cevap çok dikkate değerdir. Fuat Bey! Karlı Tanrı dağlarının önünde elinde meşale tutan bir bozkurt olsun, bu meşale genç Türkiye Cumhuriyetinin ilminin ifadesi olsun. Ergenekondan çıkmamızda kılavuz olan Bozkurt Türklüğün Anadolu topraklarındaki yeni devletinin kuruluşunu ifade etsin. O zamandan bu zamana kadar Türkiyat Enstitüsünün kitapları üzerinde bu amblem korunmuştur. Ben zaman zaman merhum Celâl Bayara ziyaretlerde bulunur ve eskiyle ilgili hatıralarını dinlerdim. Celâl Bayardan Atatürkün Cumhurbaşkanlığı forsunun içine bir bozkurt resmi yaptığını duydum. Eski Hayat mecmualarında da bu konuda bir yayın hatırlıyorum. Ancak bugün bizim Cumhurbaşkanlığı forsumuzda 16 yıldız var. Bu yıldızlar geçmişin 16 Türk devletini yani kökümüzü ifade ediyor. Dil ve kültür işlerine birinci derece ilgi gösteren Atatürk, bakıyor ki Türkiyat Enstitüsü İstanbulda, ama kendisi Ankarada. Dil ve tarih çalışmalarını Ankarada kendi gözetim ve denetiminde yapacak ilim kuruluşlarının gereğini duyuyor. Yusuf Akçura ile konuştuğu zaman İşte aradığım adam diyor ve 1931 yılında Türk Tarihi Tetkik Cemiyetini Yusuf Akçuraya kurduruyor. Değerli konuklar! Bir yanlış anlamayı önlemek isterim. Daha sonraları Türk Tarih Kurumu adını alan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Atatürkün Ben de tarih işlerinde çalışayım arzusuyla kurulmuyor. O zamanlar Afet İnan, Atatürke çeşitli kitaplardan batılıların Türk tarihine nasıl baktığını anlatıyor. Atatürk Bizim tarihimiz böyle değil diyor. Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin kendi tarihimizi daha doğru ve objektif ölçülerle araştıracağına ve değerlendireceğine inanıyor. Ben Atatürkün okuduğu bazı kitapları inceledim. Atatürk Vilhelm Thomsenin Inscriptions de lOrkhon [Orhun Yazıtları] adlı eserini okumuş. Birçok kelimenin altını mavi kalemle, kırmızı kalemle çizmiş, bazı kelimeleri yeniden tercüme etmiş, bazen soru işareti koymuş. Kısacası Atatürk millî pınardan su içmiş, ecdadımız Köl Tiginin, Bilge Kağanın metinlerini orijinalinden okumuţ. Atatürk kökümüzü, geçmişimizi bildiği için batılıların yapmış olduğu yanlış tarih yorumları karşısında Türk Tarih Kurumunu kurduruyor. Bir süre sonra dil işleri ile ilgili bir kuruluşun da gerekli olduğu anlaşılıyor. O zaman da Atatürk, Türk Dili Tetkik Cemiyetini kuralım diyor. Böylece 12 Temmuz 1932 tarihinde daha sonra Türk Dil Kurumu adını alacak olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruluyor. Ben size Türk Dili dergisinin Nisan 1933 tarihli 1. sayısını getirdim. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin nasıl ve kimler tarafından kurulduğu vb. hepsi burada yazılı. Az önce ise Eylül 2001 tarihli 598. sayımız geldi. Bunlara sonra döneceğim. *** Şimdi Atatürkün Türk dilini değerlendirdiği üç devreden birincisini inceleyelim. Bu ilk devreye ben aşırı özleştirmecilik Tasfiyecilik devresi adını veriyorum. Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulduğu zaman Atatürkün önünde yakın geçmişin iki dosyası duruyor. Bir tanesi 1928 yılında yapmış olduğu Yazı Devrimi. Bir tanesi de Kubilay olayı, yani gerici ayaklanması. Dolayısıyla Atatürk yazı devriminin güçlenmesi ve köklenmesi için belirli bir kültür hareketinin olmasını istiyor. Bu belirli kültür hareketi ona söylenilene göre Arap, Fars kelimeleriyle ilgimizi kesmek şeklinde olmalıdır. İşte bundan dolayı 12 Temmuz 1932den 1934de 1310 sayfalık Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları. Tarama Dergisinin çıkmasına kadar Türkiyede Türk Dil Kurumunda bir tasfiyecilik veya öztürkçecilik olayı yaşanmıştır. Bunu görmezden gelemeyiz. Cumhuriyet Türkçesinin içerisindeki Arapça ve Farsça asıllı bütün kelimeler aforoz edilerek yerlerine öztürkçe olduğu söylenen yeni karşılıklar bulunmuş, teklif edilmiştir. Bu yeni karşılıkları nasıl bulacaklardı? Anadoludan derleme, yurt dışı sözlüklerinden yani Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Uygur, Tatar sözlüklerinden de tarama yaptılar. Tarama Dergisinin ön sözünde Bir sözün dergide bulunması o sözün dilimize gireceği manasını anlatmaz. Dergideki sözler öz Türkçe karşılık arayanların seçmesine arz edilmiş ham veya az işlenmiş malzeme demektir denilerek, dergiye, herhangi bir Osmanlıca kelimenin yerine birkaç öztürkçe karşılık konulmuştur. Devlet dairelerindeki yazışmaların ve gazetelerin Tarama Dergisindeki karşılıklarla yazılması, üstelik bunda da bir birlik gözetilmemesi bir dil anarşisi doğurmuştur. Çünkü birisi kalem yerine cizgiç derken diğeri kamış, bir başkası kavrı, sızgıç, yağuş, yazgaç, yuvuţ demiş, herkes ancak kendi yazdığını anlamıştır. Nasıl mı? Bu derleme ve taramaları yaptıkları zaman; kalem kelimesine karşılık buluyorlar. Cizgiç, kamış, kavrı, sızgıç, yağuş, yazgaç, yuvuţ. Tarama Dergisini açıyorsunuz; sayfa 425te kalem kelimesi karşısında Türk lehçelerinden gelen yedi ayrı kelime. Burada bir olayı daha açıklayalım. Yaşlı yazarlar Lâtin harflerini iyi yazamadıkları için yazılarını Arap harfleriyle yazıyorlar. Dilleri de Osmanlı Türkçesi dediğimiz eski dil. Gençler bu yaşlı yazarların Arap harfleriyle yazdıkları yazılarını önce 1928de kabul edilen Lâtin harfle- rine çeviriyor. Yani ilk işlem Arap harfli makaleyi Lâtin harflerine çevirmek. İkinci işlem ise o muharririn, o yazarın makalesindeki Arapça kelimeleri çizip, yerine Türkçe karşılıklarını koymak. Ancak Tarama Dergisinde bire bir karşılık yok ki. Bu yüzden kalem kelimesi yerine bir yazar cizgiç, birisi kamış, birisi kavrı, birisi sızgıç, birisi yağuç, birisi yazgaç, birisi yuvuţ karşılığını kullanıyor. Bu yüzden de hiçbir kimse diğerinin yazdığını anlamıyor. Herkes ancak kendi yazdığını anlıyor. Türkçe asıllı olmadığı için şey kelimesini bile kullanmak istemeyen aşırılık, dili bir çıkmaza sokuyor. Atatürkün en yakını Falih Rıfkı. Atatürk bu konuda Falih Rıfkı Ataya Çocuk! diyor; Türkçenin hiçbir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını tecrübe ettik. Bir çıkmaza girmişizdir. Dili bu çıkmazda bırakırlar mı? Bırakmazlar. Biz de bu çıkmazdan kurtarma şerefini başkalarına bırakamayız. İşte Atatürkün Cumhuriyet Türkçesinde Arapça, Farsça yahut yabancı asıllı kelimelere karşı yapılan tasfiyecilik hareketindeki kanaati budur. Bunu hepiniz biliyorsunuz. Bu durumu nasıl düzeltmek lâzım. Atatürk hayatı boyunca girmiş olduğu hiç bir muharebeden ve hiçbir savaştan mağlûbiyet almayan ender komutanlardandır. Onun hayatında hiçbir cephede mağlûbiyet yoktur, dil cephesinde de mağlup mu olacaktır. Hayır. Onda da galip olmak için yol arayacaktır. Onun için yolunu bulmak istiyor. 1934de başka bir emir veriyor. Ancak bu emrini vermeden önceki mesajını size okumak istiyorum. Dil Bayramından ötürü Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Özeğinden, ulusal kurumlarından, türlü orunlardan birçok kutunbitikler aldım, Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu Kutlularım Gazi Mustafa Kemal. Atatürk, Tarama Dergisindeki karşılıklarla yazılan ve içerisinde 35 öztürkçe kelime kullanılan ilk nutkunu ise 3 Kasım 1934 tarihinde Çankaya Köşkünde İsveç Veliahdı Prens Güstav Adolf (Kral VI. Güstav)un şerefine verdiği ziyafette şu şekilde okuyordu. Agâh Sırrı Leventin Türk Dilinde Geliţme ve Sadeleţme Evreleri (Ankara, 1960, s. 424-426) adlı eserinde yayımladığı nutuk metni: Altes Ruvayâl, Bu gece ulu konuklarımıza, Türkiyeye uğur getirdiklerini söylerken, duygum, tükel özgü bir kıvançtır. Burada kaldığınız uzca sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi, bu yurta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankusunu bulacaksınız. İsveç-Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, onu, bu iki ulus, ünlü, sanlı özlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır. Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini o denlü yaltırıklı yöndemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir. Avrupanın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar, bu gün, en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: baysal utkusu. Altes Ruvayâl, Yetmiş beşinci doğum yılında oğuz babanız bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi. Genlik, baysal içinde erksürmenin gücü işte bundadır. Ünlü babanız yüksek kralınız Beşinci Güstavın gönenci için en ısı dileklerimi sunarken, Altes Ruvayâl Prenses İngridin esenliğini; tüzün İsveç ulusunun gönencine, genliğine içiyorum. *** Atatürkün Türk dilini değerlendirdiği üç devreden ikincisini inceleyelim. Bu ikinci devreye ben mutedil özleţtirmecilik Tereddüt devresi adını veriyorum. Bu devre 1934 yılında Tarama Dergisinin yayımlanmasından 24 Ağustos 1936 Güneş-dil Teorisiinin ilânına kadar olan devredir. Bir önceki devrede Arapça ve Farsça asıllı kelimelerin tamamıyla tasfiye edilmek istenmesi bir dil çıkmazı yaratmıştı. Türk Dili Araştırma Kurumu başkanı Saffet Arıkan bu durumu bir parça frenlemek için Atatürke bir Kılavuz Komisyonu kurulmasını teklif etmiştir. Atatürk de bu fikri uygun bularak Saffet Arıkana bu komisyonun teţkili için yetki vermiţtir. Osmanlıcadan Türkçeye-Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzları komisyonu, Türk Dili Araştırma Kurumu Umumî Merkez Heyetinin verdiği karar üzerine 24 Aralık 1934 tarihinde Ulus gazetesinde çalışmalarına başlamış ve hazırlanan karşılıklar 25 Mart 1935 tarihinde Ulus gazetesinde ilân edilmiţtir. Yaymalar 4 Mayıs 1935 tarihinde tamamlanarak kılavuz çalışmaları 9 Mayıs 1935 tarihinde sona ermiştir. 1935 Haziranında Osmanlıcadan Türkçeye, 26 Eylül 1935 Dil Bayramında ise Türkçeden Osmanlıcaya cep kılavuzları yayımlanmıştır. Yukarıda adı geçen Kılavuz Komisyonunun seçimi Türk Dili Araştırma Kurumu Umumî Merkez Heyeti tarafından 18 Aralık 1934 tarihinde Falih Rıfkı Atay, Fazıl Ahmet Aykaç ve Naim Hazım Onata verilmiştir. Falih Rıfkı ise komisyon Başkanı olarak Türk Dili Araştırma Kurumu Merkez Heyeti üyelerini komisyondan hariç tutunca bu üyeler Atatürke komisyon üyelerinin Osmanlıca taraftarı olduklarını telkine çalışmışlar. Atatürk de Merkez Heyetinin komisyona katılmasını arzu etmişti. Komisyon 12 Ocak 1935 tarihinden itibaren müşterek çalışmaya başlarken, iki grubun münakaşaları da birlikte başlamıştır. Yapılan yüzlerce münakaşadan sonra çıkan cep klavuzlarının bile Tarama Dergisinin yarattığı dil anarşisine tesir etmediğini gören Atatürk, artık özleştirmenin de sınırlı olacağını kabul etmiş bulunuyordu. Sabah, millet, devir, kuvvet, kemal, hatıra ... gibi kelimeler Ulus gazetesinde yayımlandığı zaman Falih Rıfkıya şöyle demiştir: Memleketimizin en büyük bilginlerini, yazarlarını bir komisyon hâlinde aylarca çalıştırdık. Elde edilen netice şu bir küçük lügatten ibaret. Bu Tarama Dergileri ve Cep Kılavuzları ile bu dil işi yürümez. Falih Bey, biz Osmanlıcadan ve batı dillerinden istifadeye mecburuz. Bu devrenin sonunda dördüncü Dil Bayramı dolayısıyla Atatürkün kutlama mesajının dilini bir önceki devrenin sonunda yer alan kutlama mesajı ile karşılaştırmak durumu anlamaya yeter. Atatürk Dil Bayramı dolayısıyla şu telgrafı gönderiyor. Dil Bayramını mesai arkadaşlarınızla birlikte kutladığınızı bildiren telgrafı teşekkürle aldım. Ben de sizi tebrik eder ve Türk Dil Kurumuna bundan sonraki çalışmalarında da muvaffakiyetler dilerim. K. Atatürk. *** Atatürkün Türk dilini değerlendirdiği üç devreden üçüncüsünü inceleyelim. Bu üçüncü devreye ben Güneţ-Dil Teorisi yani Özleţtirmeyi red, yaţayan dile dönüţ devresi adını veriyorum. Bu devre 24 Ağustos 1936 Güneş-Dil Teosinin ilânından 10 Kasım 1938 tarihinde Atatürkün vefatına kadar olan devredir. Bu devrenin parolası Atatürkün şu sözüdür: Türkçede kalacak kelimelerin aslında Türkçe olduğu izah edilmeli. İşte Atatürkün dilciliğinin 3. devresini teşkil eden Güneş-Dil Teorisiinin dünya yüzünde bulunan bütün dillerdeki kelimelerin Türkçe asıllı olduğunu iddia etmesinin sebebi budur. Atatürk hiçbir zaman yüzde yüz Türkçe konuşulmayacağını anlamıştı. Hiç olmazsa dilde kullanılan yabancı asıllı kelimelerin Türkçe asıllı olduğu ispat edilmeli idi. Böylece dildeki aşırı tasfiyeciliği de durdurabilecekti. Bu yüzden Güneţ-Dil Teorisini ortaya atmıştır. Güneş-Dil Teorisi Atatürkün dil teorisidir. Bu teorinin kaynağı Atatürk tarafından not olarak hazırlanmış olan Etimoloji, Morfoloji ve Fonetik Bakımdan Türk Dili isimli kitabın 7. sayfasında da söylenildiği üzere Dr. Phil. Hermann F. Kvergitschin La Psychologie de Quelques Elements des Langues Turques (Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi) isimli, Fransızca yazılan 41 sayfalık basılmamış eseridir. Bu tez, yazarı tarafından 1935 yılında Viyanadan Atatürke gönderilmiştir. Teorideki esas fikir bizzat Atatürk tarafından geliştirilmiş ve teori, yeni şekli ile (24 Ağustos 1936 Pazartesi günü toplanan ve 31 Ağustos 1936 Pazartesi gününe kadar süren) 3. dil kurultayında ilân edilmiştir. (Bu kurultayda kurumun adı değiştirilerek Türk Dil Kurumu hâlini almıştır.) Hermann Kvergitschin teorisinin ana fikri Türk dilinin dünyada esas bir dil olduğu ve dünya dillerindeki birçok kelimenin de Türkçeden türediği şeklindedir. Atatürk iyi Fransızca biliyor. Bu teoriyi okuduğu zaman tamam diyor. aradığımı buldum. Madem ki Türk dili dünyanın temel dillerinden birisidir, ki gerçek de budur. Dünya dilllerindeki birçok kelime bu teoriye göre Türkçeden çıkmıştır. O hâlde bizim dilimizin içerisinde kullanılan ve yabancı asıllı olduğu iddia edilen kelimeleri atmamıza gerek var mı? Yok. Onlar da dilde kullanılsın. Yakup Kadri Karaosmanoğlu Güneş-Dil Terosi hakkında şunları söylemektedir: Viyanalı bir dil uzmanı bir tez hazırlamış. Bizim sesli ve sessiz harfler üzerinde durmuş. Her harfe ayrı bir anlam vermiş ve bu tezi o zamanın Matbuat Umum Müdürü olan Vedat Nedim Töre göndermiş. Vedat Nedim benim arkadaşımdır. Tezi alıp bana getirdi. Ben de bunun dil ile ilgisi olduğunu görünce Atatürke götürdüm. Atatürk tezi okuyunca, Tamam demişti, Aradığımı buldum. Sonra o uzmanı Ankaraya, Dil Kurultayına çağırdılar. Güneş-Dil Teorisinin özü, Türkçenin eskiliği ve başka dillere kaynaklık ettiğinin bazı ses gelişme ve değişmeleri ile açıklanmasıdır. Bu mahiyette bir görüşü taşıyan Güneş-Dil Teorisi 1932den 1936ya kadar dil davasında esas tutulan aşırı tasfiyeciliği ve özleştirmeciliği de bir anda durdurmuştur. O ana kadar yapılan tasfiye ve özleştirme hareketlerinin sonucunu dikkatle müşahede eden Atatürk, bir çıkmaza saplanıldığını görerek, bu gidişin durmasını bizzat arzu etmiştir. Ben üţenmedim Türk Dili dergisinde, Tan gazetesinde, Cumhuriyet gazetesinde, Ulus gazetesinde o zaman yapılan Güneş-Dil Teorisi açıklamalarını teker teker aradım. Aristotalesin Ali ustadan geldiği benzeri tuhaf açıklamalar gördüm. Sinüs ve kosinüs kelimelerinin Türkçe olduğu anlaşılarak ispat edilmiş. Sümerce, Hititç
|