|
|
www.gramerimiz.com
Dönemlere Göre Nesir
DEDE KORKUT KİTABI
Orta dönem halk nesrinin en güzel örneklerini toplayan bu
kitabın asıl adı :
Kitab-ı Dede Korkut alâ Lisân-ı Tâife-i Oğuzân (Oğuz Boyun dilince
yazılmış Dede Korkut Kitabı)’dır. Bugüne kadar iki yazma eser ele geçmiştir.
Bunlardan birincisi 150 yıl önce Dresten Kıral Kitaplığında bulunmuş olan 12
hikayeden ibaret tam nüshadır. İkincisi 1950 yılında Vatikan kitaplığında
ele geçen altı hikayelik eksik nüshadır. Vatikan nüshasında altı hikaye,
Dresten yazmasındaki altı hikayenin aynısıdır. Ancak ufak tefek kelime ve
cümle ayrılıkları vardır.
Eski ve tam nüsha olduğu için Dede Korkut hakkındaki bütün derleme
ve araştırmalar, Dresten yazması üzerinden yapılmıştır. Bu yazmayı bulan
Fleischer’dan sonra, ilk önemli araştırmaları H. F. ???? (1811-1815) ile W.
Barthold (1894) yapmışlardır.
Türkiye’de ilk önce Kilisli Rıfat Dresten yazmasının bir kopyasına
dayanarak (1916) kitabı Arap harfleri ile yayınlamıştır. Bundan sonra Orhan
Şaik Gökyay (1938) yeni harflerle bastırmıştır. Kitabın son yayımı ise,
Dresten ve Vatikan nüshalarının karıştırılması suretiyle transkripsiyonlu
olarak, (1958) Dr. Muharrem Ergin tarafından yayınlanmıştır.
Esere Dede Korkut denmesinin sebebi, Dede Korkut adında mübarek,
yaşlı ve bilgili ozanın her oniki hikayede ortaya çıkıp “Boy boylayıp, soy
soylaması” ve bu hikayelerin düzüp koşucusu gösterilmesidir.
“Dede Korkut Hikayeleri”nden ;
“Yücelerden yücesin, kimse bilmez nicesin, görklü Tanrı. Çok
cahiller seni gökte arar, yerde ister sen hod müminlerin gönlündesin. Daim
duran Cabbar Tanrı, ulu yollar üzerine imaretler yapayım senin içün, aç
görsem toyurayım senin içün, yalıncak görsem tonatayım senin içün, alursan
ikimizin canın bile algıl, korısan ikimizin canın bile kogıl, keremi çok
Kadir Tanrı”.
Türk edebiyatında bazı söyleyiş kalıplarının ve cümlelerin
tekrarını, devamını sağlayan temel unsurlar sözlü halk edebiyatı
mahsulleriyle halk dilinin kalıplarıdır.
Türk mensur eserlerinde dikkati çeken bir başka unsur da ikili
yapılardır. Nesrimizde başlangıcı İslamiyet öncesine giden bir ikili yapı
kullanma alışkanlığı vardır. Bu kullanımların ilk örneklerini Uygur dönemi
mensur metinlerinde görmekteyiz. Bu metinlerdeki ikili yapılar eş anlamlı
kelimelerin yan yana kullanılmasıyla oluşturulmuşlardır. “Ol yime Maharadı
İlhan ertingü ulug, bay barımlıg, tsanlıgları agılıkları tarıg ed tavar öze
tolu, alp atım...
Bu kısa parçada bile pek çok ikili yapı vardır. Bu ikililer
şunlardır; bay-barımlıg (zengin varlıkları), tsang-ağırlık (ambar-hazine)
ed-tavar (mal-mülk), alp atım (yiğit kahraman)
Klasik nesrimizde en ağır metinlerin çoğu bu tür gruplarla ve ses
olarak birbirine bağlanmış iki yapılarla oluşturulmuşlardır.
Bugün de bu ikili kullanma alışkanlığı dilimizde yaygın olarak
yaşamaktadır. Kullandığımız ikililerin bazıları ses olarak, bazıları da
anlam olarak bağlantılıdır. Hatta bazen aynı anlama gelen iki kelimenin bile
yanyana kullanıldığı görülmektedir.
Mensur eserlerimizde yüzyıllar boyunca devam eden daha pek çok
söyleyişten, ifade kalıbından, yapı özelliğinden söz etmek mümkündür.
Türkçenin halk dilinde yaşayan söyleyiş kalıplarının ve nesir
eserlerimizdeki ortak yapıların bir dökümünün yapılmasının nesir
geleneğimizin ortaya çıkarılması için gerekli olduğuna inanıyoruz.
Türk nesir tarihine bakacak olursak, Türk nesrinin İslamiyet
öncesinde, İslami dönemde ve batı kültürü etkisinde farklı karakterler
taşıdığını görürüz. Bununla beraber bütün önemli kültür değişmelerine, tarih
ve coğrafya farklılıklarına rağmen mensur eserlerimizdeki bağlar devam
etmiştir.
Türk kültürüne İslamiyet öncesi dönemde zengin bir dil ve edebiyat
geleneği oluşturmuş olması, Türk edebiyatının “Arap ve İran edebiyatlarını
taklit eden kişiliksiz bir edebiyat” halini almasını engellemiştir. Türkler
yeni girdikleri ve bütün kalpleriyle benimsedikleri İslam diniyle ilgili
konuları, zaman zaman eski inanışlarıyla birleştirerek söylemekten
çekinmemişlerdir, İslam kültür ve medeniyetiyle kendi milli zevklerinin bir
sentezine gitmişlerdir. İlk İslami metinlerde eski Türk inanışlarından
kaynaklanan bazı motifler bunun çok açık delidir.
İslam kültürü etkisindeki klasik edebiyatımız, uzun bir süre manzum
bir edebiyat gibi düşünülmüştür. Bu edebiyatın “divan edebiyatı” şeklinde
adlandırılması da bu yaklaşımın bir ifadesidir. Böyle bir adlandırma bütün
mensur eserleri dışarıda bıraktığı gibi, mesnevi gibi divanlara girmeyen
bazı manzum türlerin de gözardı edilmesi tehlikesini doğurmaktadır. Bu
nedenle artık iyice yaygınlaşan bu adlandırmayı eksikliklerine unutmadan
dikkatle kullanmak gereklidir.
Ayrıca pek çok divan şairi, nesri dağılmış incilere, nazmı ise bir
araya getirilmiş bir inci kolyeye benzetmişlerdir. Bu tanımlamada her iki
anlatım vasıtasına da inci benzetmesiyle yaklaşılması dikkat çekicidir.
Balagat kitaplarındaki ortak yaklaşım ise nazım olsun, nesir olsun
güzel ve manalı söylenen her ifadeyi edebi kabul etmektedir. Yüksek kültürün
içinde yetişen belagatçılar, manayı bir güzele, edebi sanatları ise onun
giyinip kuşandıklarına, sürdüğü boyalara, taktığıtakılara benzetmişlerdir.
Böyle bir yaklaşım ise klasik edebiyatımızda ana amacın, şiirde de nesirde
de anlamı söyleşiye feda etmemek olduğunu açıkça gösterir.
Belegatçıların nesre bu tür tutarlı yaklaşımlarının yanısıra
eserlerini büyük ölçüde nazma ve şiir sanatlarına ayırdıklarını da belirtmek
gerekir. Kısacası eski kültürümüzün insanları mensur eserler de vermekle
beraber genellikle nazmı nesirden üstün kabul etmişlerdir.
Sayfa
1
2
Ana Sayfa
|