Gramerimiz.Com

  • Ana Sayfa
  • Site Haritası
  • ÖSS
  • KPSS
  • Sık Kullanılanlara Ekle
Site içi Arama
23
Eki

Edebiyatçılar Nasıl Yazıyor?

   Yazan: admin

Kategori Edebiyat

ROMANI YAZARKEN (SELİM İLERİ)

Virginia Woolf’un güncesini ilk okuduğumda dikkat etmemiştim: Bu güncede yazar romanlarını, özellikle Dalgalar”la “Oraya, Deniz Fenerine”yi yazımsal düğümlerinden çözüyor, gizlerinden ayrıştırıyordu. Güncenin kimi bölümleri romanın, roman sanatının okura dolaylı bir açıklaması gibiydi.

Cesare Pavese’yse Yaşama Uğraşı’nda sık sık öyküleme tekniğine eğilir; kişisel sarsıntılarının yanı sıra, öykülemeye ilişkin görüşlerini de güncesine taşırdı… Örnekleri çoğaltabiliriz, Batı edebiyatı için. Batı edebiyatı yazarları, işlerini yaşamlarından pek ayırmamışlar; yapıtları üzerine düşünmeyi gündelik yaşamın bir parçası saymışlar.

Bizim edebiyatımızda da böyle günceler var. Sözgelimi İlhan Berk, bir zamanlar önce şiir kitaplarını yayımlar, sonra bir dergide, kitaptaki şiirlerinin güncesini. Ne ki, Berk’in yazdıkları hayli yapay bir ustalığa yaslanır. Şiirler gizlerinden ayrışmaz; şairin gündelik tutumunu, yazınsal kaygılarını, yaşamdan yapıtına yansıyan izlenimleri bir türlü kavrayamayız. İlhan Berk, sanki günce tutmuş olmak için yazmıştır bunları.

Yapıtın oluşumunu kapsayan bir günce, bana sorarsanız, yapıtın kendisini aşan bir önem taşıyor. Kuşkusuz yapıt ölçüsünde genel nitelikleri içermiyor, ama yapıta yönelik her şeyi böyle bir günceye yazmanın yazarı, zaman içinde sıkı düzene çağırdığı da açık.

Her Gece Bodrum’u yazmaya başlarken Wolf anlayışında bir günce tutmayı, ayrı bir “sarı defter” açmayı düşünmüyordum. Yapıtla yazar arasındaki çalışma sıkıdüzeninden habersizdim diyebilirim. Romana başlayacak, birtakım engellerle karşılaşmadan da bitirecektim. Yapıtın, bir aşamadan sonra sorunlarıyla, yönsemeleriyle, açılımlarıyla yazara etkileyeceğini düşünmemiştim. Bu yüzden Her Gece Bodrum’un ilk izlenimlerini kişisel güncemden çıkarmam gerekiyor:

9 Temmuz 1975 - Bodrum’dan döndüm. Yıllar sonra bir yaz gezisi, korkunç. Şaşkınım, beni açıklayacak tek söz bu, şaşkınlık. Dolmuşla Galatasaray’dan geçerken caddeyi, yapıları, kalabalığı ilk kez görüyormuşçasına irkildim. Sarsıntılar içendeyim. Bodrum: Burası bir kötülük. Yazmalıyım. Ama bir öykü değil, uzun bir roman, binlerce sayfalık. Kısa yazmanın pek büyük bir erdem olmadığı kanısına vardım. Kasabanın insanları, beyaz yapılar, ilkay biçimi kıyılardaki lokanta ve yığınla ayrıntı. Kısadan yazamam ki! Dalgakıranda (o sabah, erken saatte yapayalnız inmiştim kayalara, korkunç bir şey kalabalığın ortasında yalnız kalmak) denizkestanesi toplayan adamın bir serüveni olmalı. Kuruyorum, kurduklarımı yazabilecek miyim?

17 Temmuz 1975 - Ummadığım bir hızla gelişiyor roman. İlk iki bölüm bitti gibi. Adı, “Akşamları Bu Saat” olacak. Akşamları bu saati her gün yeniden yaşamak, deneylerden yararlanamamak… Geçmişte olsa hoşgörebilirdim. Ama şimdi, bugün… Neyse, 1968’den bu yana, üçüncü kişi ağzından hiç bir şey yazmamıştım. Roman öyle. Bu da şaşırtıcı.

18 Temmuz 1975 - Yazdıklarımı okudum. Kişiler belirsiz kalıyor, yerlerine oturtamıyorum onları. Koşullandığımız bir “tip” çizimi var Türk romanında, kişiye dönüştürülemeyen. Ben kişileri yazmak istiyorum. Gerçek yaşamdaki gibi ve gerçek yaşamı olduğunca yazmanın gerçeklik taşımadığını görüyorum, bildiğimi açık seçik görüyorum. Dalgakırandaki adamı bir ayrıntı olarak bırakacaktım, caydım; kişilerin ayrıntı olarak bırakılmasına olanak yok, “tip”ler belki; şimdiler bir serüven kuruyorum denizkestanecisine. “Kuşlar mı Konar”dan bir cümle, daha doğrusu bir niteleme: “Aşkla arkadaşlıklarım”, romanda geliştireceğim. Notları, ileride eklemem gereken bağlantıları nereye yazacağımı hâlâ bulamadım. Kağıt parçalarını hep yitirdim, bir yerle saklayarak.

İşte bu son cümle, Her Gece Bodrum için ayrı bir günce tutmama yol açtı. Böylelikle romanın yazılma güçlüklerini, belleğin zorlanışlarını az çok yenebilecektim. O günceye kişileri tek tek yazdım; kullanmayacağım yaşamöyküleri uyduruyordum kişilerime; tabii hiç birini kullanamadım.
Ama bir sıkıdüzenlik sağlamıştım kendime. Ağustos 1975, romana tek satır katmazken, iki yalın “sarı defter”i tıka basa doldurdu. “Sarı defter”leri okudukça, yazmak istediğim romanı kendime açıkladığımı ayrımsadım. Woolf’un güncesindeki, romanlara ilişkin bölümler birden belirdi belleğimde. O da, şunu yazmak istiyorum, böyle yapmalıyım diyor, eski yapıtlarıyla yazacağını oranlıyordu. Dahası, “Her Gece Bodrum”, “Oraya, Deniz Fenerine”yle “Dalgalar”a tutsaktı. Tam o sıralar, “The Voyager Out”ın Fransızca çevirisini okumaya çabalıyordum. İngiliz romancısının çalışma düzeninden ayrılmamalıydım. Yalnız ben, güncemde, okura birşey açıklamak istemiyordum; açıklamayı, anlatmayı düşündüğüm ne varsa, tümü romana yansımalıydı. (Kişilerin kullanılmayan yaşamöykülerini bile bir izdüşümü gibi yansıttım romana.) Dolayısıyla güncem, baştan sona, özel diye niteleyeceğimiz bir bütünlükte gelişti. Güncenin sayfalarını karıştırdıkça, bir romanın yazılış evresini iyi kötü görebiliyorum. Günceyi, zamandizinsel olamayacak kimi bölümlere bölerek okuma da olası. Ama okuru ilgilendiren, sanırım, özel güncem değil; ben, kısa alıntılarla, böyle bir günce tutmanın gerekliliğine değinmek amacındayım.

Roman yazmak, ardı sıra roman üzerine ayrıntılı düşünmeyi getiriyor. O güne dek romanla ilintim, değişken beğenili bir okurun gözlemleri çerçevesinde gelişmişti. İster istemez bu edebiyat dalının özelliklerini, niteliklerini kavramaya uğraştım.

Her Gece Bodrum, bir açıdan alışılmış roman anlayışlarının dışına düşüyordu. Olaydan çok, durum ve kişi önemliydi benim için. Roman geleneğimizse olay üzerine temellendiğinden, köklü ağaçlardan yararlanmama olanak yoktu; beni çeken sürgünlerdi. Bir de Batı romanının kimi ürünleri. Ancak Batı romanının gelenekleriyle bizim yaşantımız çoğu yerde koşutluk kuramıyor. İyi sayılabilecek bir çevirinin sınırları içinde kalma tehlikesi beliriyor romanda. Bu, bir yandan da, anlatmak istediğim kişilerin bütün yaşamlarına sızmış bir tehlikeydi.

Öğrendiklerimizle yaşayış biçimimiz arasında uçurumu çağrıştıran ayrılıklar var. Her Gece Bodrum’un Cem’i, örnekse Marx’çı öğretiyi kavrayabilmek için Hegel’den yola çıkmış biri, dış dünyanın gerçeklikleri, yersel yaşam, çok geçmeden, bellekte iz bırakacak görüntülerle yakasına yapışıyor. Hegel’in sanata bakışıyla Türk toplumunun (kuşkusuz toplumsal, ekonomik koşulları bize benzeyen öbür toplumların) yaşayışı, bir uyum, özdeşlik, hatta bağlantı kuramadığından, roman kişisi yüzeysel bilgileriyle açıkta kalıyor, boşlukta yuvarlanmaya başlıyor. Şu anlatmaya uğraştığım sorun, gerçekte romanın çok kısa bir bölümü. Gelgelelim, romanın yerliliğine ilişkin görüşlerim, böyle bir sorunsalla belirlendi diyebilirim.

21 Ağustos 1975 - Romanın neden yürümediğini anladım gibi. İkinci bölümde Cem’in Hegel okumaya kalkışmasını anımsaması bir ışık tutabilir bana (bu sorunu, daha sonraki bölümlere at!) Yararlanmak istediğim teknikler, yaşanan olayları açıklayabilecek yetkinliğe ulaşmıyor bir türlü. Şöyle demeliyim: Teknikleri edindiğim yapıtlar, bireyselliğin geliştiği toplumlarda daha karmaşık bir psikolojiye eğilmenin sonucunda oluşmuşlar. Ben “Odysseia”dan ne ölçüde yararlanabilirim? Diyelim ki Cem ve bir kişi daha Batı kültürünü izlemiş, kavramış kişiler; diyelik hoşlanıyorlar mitologyadan falan, ama öbür kişilerle ilintilerinde bu hoşlanma tamamıyla yapay kalacak, gerçeklik açısından tabii. Benim ele almak istediğim toplumsal sorunlar, hiç de evrensel bir nitelik taşımıyor. Kaba güce yönelik insan davranışları, herkesin birbirinin katili olması durumu ve bireysel suçsuzluk… “Macbeth”in psikolojisi değil her halde! Ağustos Işığı’nda Faulkner’ın ele aldığı toplumsal sorunlar, o tekniğin, o anlatımın (roman açısından) bir sonucu değil; teknik ve anlatım, toplumsal sorunlarla su yüzüne çıkmış, oluşturulmuş. Faulkner’ı anımsatan donuk bir anlatıma yöneldikçe (duyguları törpülüyorum) düzeleceğine yapaylaştı roman (adı ne olacak?) İnsan olarak, her şeyi duygularımızla değerlendirmeye alışmışız. romana sıvanıp, duyguyu gözden ırak tutarak, düşünceye, salt akılcılığa yönelmek hayli zorlama bir tutum. Her saniyeyi bireysel bilincin süzgecinden geçirerek yaşayan kaç kişi bulabilirim? Benim yanlışım, insanları içinde bulundukları koşullarla anlatmamış olmamda odaklanıyor. Tekniği öğrenip, ona göre insan aramak! Yürümez tabii o roman… İç konuşmaları kullanamadığım açık!

27 Aralık 1975 - Altıncı bölümde Cem’in Hegel felsefesiyle, daha doğrusu Hegel’in güzelduyu anlayışıyla toplumsal yaşaması arasında bağlantı kuramayışını anlatmıştım. okudum. Cem, Hegel’in toplu yapıtlarıyla kalıveriyor ortalıkta. İyidir, kalsın. Çok önemli bir dönemecek: Ya rakı mezesiyle viski içenleri bu beğenisiz, iğreti, garbi durumlarıyla anlatacağım, ya da gerçekliği gerçekçi yazmakta aramayacağım. Altı bölümde ilk yolu seçtiğime göre, geri dönemem. Yol ayrımına geldim işte. Virginia Woolf’a hoşça kal!

1 Şubat 1976 - Yazabildiğim yedi bölümü yeniden yazmaya başlıyorum. Kişilerden herhangi birinin bir davranışını anımsayamamışsam, bu, romanı yaşamamış olduğumun kesin kanıtıdır. Kendime kızıyorum, çok yeteneksiz bir insanım. Romanın adını “Çok Uzak” koydum. Yaşama ve insanlara ÇOK UZAK.

2 Şubat 1976 - Yeteneksizlik sorunu değil bu. Olay geleneğine oturtulmamış bir roman yazarken, ister istemez, her şeyi ilkmişçesine algılamak zorundayım. Önce üslup sorunu; Pavese’den bir görüş: “İnsan kendi üslubunun ne olduğunun farkındaysa, onu bilinçli olarak kullanamaz. Her zaman önceden var olan bir üslubu, farkında olmadan onu yeni bir kalıba dökerek kullanır. İnsan ancak eskiyip belirlendikten sonra, gözden geçirip yorumlayabildiği, nasıl ortaya çıktığını açıklayabildiği zaman, üslubunun ne olduğunu anlar.” Ben, henüz yorumlamak şöyle dursun, eskitemedim bile üslubu. Birçok kez aynı cümleleri yazmama karşın.

4 Şubat 1976 - Woolf sonuçları anlatıyor yalnızca. Roman, onun için yalnızca sonuçların yorumlanması. Sonuçları hazırlayan toplumsal nedelerden habersiz kalmayı yeğliyor. Bu yüzden yaşamın değişebilirliğini vurgulayacak tek bir tutanağı yok. Yapayalnız. Bir roman anlayışı olarak hiç bir zaman erişemeyeceğim çok yetkin ürünler elde etmiş ya, ben, insan nasıl Lily olur, onu anlatmak istemiyorum. Hem Lily’yi hem de Lily olma durumunu anlatıyorum. Sonuçlarsa baştan belli. Lily’nin sonuçları İngilizler için ilginç olabilir. Bizde evde kalmış kız dedin mi, herkes birçok şey anlatabilir, kaba gülmece! Emine gelişiyor…

5 Şubat 1976 - Bodrum bir atmosfer benim için. Emine ancak böyle bir atmosferde vurgulanabilir. Bodrum, cinsellik, yalnız olmak: Emine kurşunları yağdırıyor işte!

19 Şubat - Emine’nin geliştiği-meliştiği yok. “Oraya, Deniz Fenerine” çokça etkilemiş beni, hepsi bu. Lily, “Oraya, Deniz Fenerine”de çok ayrı şeyleri simgeliyor. Kadının sanatçı olup olmayacağı, sanatçılıkla özgürlüğün özdeşliği gibisinden sorunları simgeliyor ki, benim için aşırı “entellektüel” kaçar böyle bir konuya girmek. Emine tek-başınalığıyla var, yani cinsel yalnızlığı ve evde kalmış olmanın bu toplumdaki aşağılık acımasızlığını anlatmak istiyorum. Lily’yle hiç bir bağlantısı yok Emine’nin. Teknik yanlışlardan biri de, romanın kişilerini başka yapıtlarda da arayışım. Ağustos Işığı’ndan Miss Burden bile Emine’ye yön veremez. Emine, Türkiye’de, Bodrum’da, o her şeyin özgürmüşçesine yaşandığı cehennemde; çünkü ekonomik bağımsızlığına karşın tutuklu, özgürlüğü bilmiyor, tutukluluk koşullarında, çünkü toplumun ta orta yerinde yaşamaya zorunlu… Onu anlatmanın da yeni bir dili olmalı…

Yalın bir Hegel-Türk toplumu uyuşmazlığı, belirlemeye çalıştığım gibi, giderek, romanın dokusuna sızdı. Kişilerin konumları, durumların oluşturulması, karşıtlıkların seçimi baştan sona değişti.

Şaşılacak bir şey ama, değişiklik, üsluptaki kaygılarımı ortadan kaldırdı. Kişileri ve durumları yerli yerinde kullandığıma yürekten inanınca, anlatım tekniğini romanımıza hayli yabancı örneklerden edinmiş olmam, korkutuculuktan uzaklaştı. Gerçekliğin yansıtılmasını üslupta aramıyordum. Gerçeklik, kişileri,durumların, ilişkilerin yansılmasıyla belirecekti.

8 Ocak 1976 - Şiirde, kısa öyküde, kişilerin, durumların, izlenimlerin önemi arkadan geliyor belki. Hele şiirde… Ses, sözcük, tını, imge… Ama roman için durum ve olay, başı çeken iki öğe. (Kişisiz roman düşünemiyorum) Ben olayı silikleştirip durumu öne çıkardım. Kendimce bir üslup yakaladım. Bu üslup değişse de, değişmese de yapaylıktan sıyrılamayacağım. Yapaylık, üslupta değil çünkü. Üstelik bu üslup, atmosfer çizimi için çok geçerli. Şiirden yararlanmaya çabalıyorum ve atmosfer çiziminde imgenin yeri büyük (Conrad’ı anımsa). Ama kişilerin konumunda yanılgıya düştüm. Üslup değil, kişilerim yaşamıyor.

27 Eylül 1976 - Roman kesinlikle bitti. Temize çekerken bir iki cümlesini ya değiştiririm, ya değiştirmem. Adı belli değil hâlâ. “Ölümlü Yaz” olabilir mi? Ne yazdım ben? Bodrum: Bir kasaba, bir tatil, dokuz kişi, altı kişinin ayrıntısı, iki kadının (Emine’yle Betigül) zümreleri dolayısıyla oluşturucu koşulları aşan karşıtlıkları, vb. Nasıl yazdım? Ancak bitirirken kavrıyorum; neyi yazmış olmam pek o kadar önemli değilmiş. Nasıl yazdığımı önemsememişim yine. Ayrıntılar, kişilerin sergilenmesi, ayrıçlar, vb. tümü yaşamı yansıtsın istedim. Roman, günümüzde, yaşamı yansıttığı ölçüde geçerli, bence…

Her Gece Bodrum biterken üsluba geri döndüm. Yaşamı yansıtabilmek için tek araç, üsluptu sanki. Bu, romanın bitmiş olmasından doğuyordu. Kişileri, durumları hayli bütünlemiştim; çatı kurulmuştu. Üslup aracılığıyla romanın güzelduyusal açıdan bütünlenmesini sağlayabilirdim. Üslup benim için bir açkıydı artık; her kilide uymadığımdan, anlatmak istediğim birtakım durumları romanın dışında bıraktım. Son yazılışta, üslup denetçiliğin ötesinde, Her Gece Bodrum’un belirleyicisi oldu. Kişiler ve durumlarsa onunla belirdi. Bunun bilincine belki, romanı ortaladığımda varmıştım:

21 Şubat 1976 - “Madame Bovary”den bir cümle: “Kadın eskiden neşeli, içten, sevgi doluydu, yaşlandıkça (açıkta kalan şarabın sirkeleşip ekşimesi gibi) huysuz, geçimsiz, sinirli biri olup çıkmıştı.” Charles’ın anasının tanımlanması, bellekte iz bırakmış. Emine için yedinci bölümde ilk tanımlama: “Bir zamanlar neşeli, sevecenlik dolu bir insanken (bir mevsimlik çiçekler gibi, sözgelimi ateşçiçeği gibi) huysuz, içine dönük, hırçın biri olup çıkmıştı.” Şaşılacak bir benzerlik değil, belleğin kesin hırsızlığı. Üslup yavaş yavaş kişiliğini kazanacak. Bu yedi bölümü yeni baştan yazıyorum. Flaubert’in cümlesinden etkilenmiş olmamla ilintili bir sorun yok. Yeni baştan yazacağım, çünkü, ilk altı bölümde Emine’yi belirleyen (izdüşümünü) şu cümle değildi, o olacak ama. Bellek değerli bir cümleye kapılmış.

Romandan ayrı bir güncenin tutuluşu, biçim açısından da olanaklar sağlıyor yapıta. Özellikle beş on sayfası yazılmış bir roman taslağı, biçime çok yönsemeli eğitiliyor. Tabii bu, biçim kaygısı gütmüş romanlar için söz konusu. Örnekse Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’nde biçim, başlangıçtan sona doğru bir yalınlık kazanır. Başlangıçta durumlar karmaşık verildiğinden, biçim de karmaşık gibidir. Ağır ağır çözülür düğüm, biçimde bu çözülüşle özdeşlik kurar. Ben daha başka bir anlayışa yaslanıyorum. Biçim, baştan (başlangıçtan değil) sona bir bütünlük taşıyacaktı. Çünkü romanın içeriği, durumları baştan sonar bir bütün olarak ele alıyordu. Değişme ve değiştirme söz konusu edilemezdi. Bu, romanın bir aşamasından sonra birdenbire başkalaştı. Nitekim on üçüncü ve on dördüncü bölümler günceye şöyle yansıdı:

17 Ağustos 1976 - Bodrum: Yeniden buradayım. Burası, şu gördüğüm kasaba şimdi. Romana neyi yansımış bu kasabanın? Korkunç acılar, nedenleri yok, ama şurda, şu kahve köşesinde iki yıl hiç değişmemiş oluşumun bilincine varıyorum, işte korkunç acının gözü önünde, işte yalnız bu… Peki Cem, peki Murat, peki Tarık, hatta Kerem ve Emine: Değişmeyecek mi onlar? Ahmet için birkaç çizgi yetebilir; insani, acıyla yüklenmiş. Değişmenin gerekliliğine bunca inanıyorsam, onların da kendilerini sorguya çekmesi gerekir. Son bölüm, baştan sona, iç konuşma olacak. Tarık ve Murat arınırken, Cem kuntlaşacak. Sarmal bir aşama. İç konuşmalarla verebilirim sakladıkları, maskelerle örttükleri insan yüzlerini. O bölüm, biçim açısından, tıpkı Cem’le Betigül’ün ilişkilerini anlattığım bulanık anlatım gibi, romanın genel akışına ters düşecek. Çünkü değişim ve değiştirim!

Günce, biçimin yazardan okura aktarılması için bir ön çalışma oluyor kimi zaman. Biçime ilişkin düşüncelerin yazarak açılımlanması, gerçekten yol gösterici.

Edebiyatımızda biçim kaygısı, önceleri yok sayıldığından, sonra da gereksiz karşılandığı için, biçim, özün içermediği bir iğretilik olarak ortada kalmıştır. Gelgelelim biçim, çoğu kez, romanın dirimsellik kazanmasını sağlayan ana öğelerden biri. Anlatılanla anlatım arasında bilinçli bir bağ kurabilmek amacıyla sürekli biçime eğildim.

20 Eylül 1976 - Son temize çekişte asla unutma: Her bölüm, kendi içnide bir bütünlük yaşıyor. İlk bölümler, romanın başı Cem’in gözünden verildi. Üçüncü bölümde öbür kişilere geçiliyor. Cem yine önde ama. Cem düşündükçe anımsadı Murat, yani Cem’in düşünceleri belirlesin onun anımsadıklarını. Biçim karmaşık ve Cem’in algılayışlarıyla uyum sağlamış. Sonra Emine ve yalınlık, olay akışında hız, durumlarda türlülük; biçimse iç konuşmaların azalmasına dayanacak. Öyle yazdın. Bunun başlıca nedeni, Emine’nin kişisel sorgudan uzak yaşamış olması, yani o da, Murat ve benzerleri gibi kendine soru sormamış biri. Ama olayların akışındaki hız, Emine’ye sayısız soru sordurdu. İki buçuk günde bütün bir yaşamı kucakladı. Bunları hep üçüncü tekil kişi ağzından sordur ve kurcala! Emine romandan çıkarken iç konuşmaya yönelebilir, çünkü Bodrum deneyi, ilk kez niçinleri sordurdu ona. Bundan böyle iç gerçekliklere eğilecek, ama sen bunu yansıtmayacaksın, sezdireceksin…
8 Ekim 1976 - Ayraçları açıp kapıyorum, niye? Ayraçlar, bir durumun açıklanmasında vurgulayıcı biçim. Örnek alıntı: “Gerilim artıyordu. Cem’in gözüne çapak kaçmıştı, kınkanatlılardan bir yaz böceği falan değil. Yine de kavga ettiler Murat’la, Tarık hiç bir şeyi düzeltemedi (gözlerinden eskisi gibi iyilik okunmuyordu hem).”

Güncenin bu parçalarından şunları çıkardım:

İç konuşmaları, yer yer bilinç akışını, biçim açısından, bir bezek olsun diye kullanamazdım. Güncedeki düşünce dizgesi engelledi beni. Çoğu romanda gereksiz yere kullanıldığından yanılgılı iç konuşma anlayışına kapılmamak için, yazdıklarımı temellendirmeyi gereksindim. Kişilerim içedönük, saplantılı, ruhsal dengesizliklerle yüklü kişilerdi. Zaman zaman çıldırının eşiğine dek varıyorlardı. Yalın görünen yaşamları alabildiğine karmaşıktı. İç konuşmayı, çıldırının belirmediği, ama iç çatışmanın yoğunlaştığı durumlarda kullandım. Bilinç akışıysa, olağan akışın, akılla sınırlandırılmış doğal düşünüşün sona erdiği durumlarda anlatım olanağı sağladı bana.

Ayrıca romanın bütününde betimleyici anlatımı salt atmosfer çiziminde kullandım; açıklayıcı, yorumlayıcı anlatımdan sürekli kaçınmak istedim. Üçüncü kişi ağzından anlatımsa, benim için, çözümleyiciliğe en uzak anlatım biçimiydi. Çözümleyici olmak, iç çatışmaları toplumsal gizlerine ayrıştırmak istiyorum. Yine de uzak anlatımı (üçüncü tekil kişiyi) seçtim. Böylelikle kişilerime karşı nesnel olabileceğime inanıyordum. (Bütün bunları sağlayan, düşündürerek var eden, romanın kendisi olmadı; tersine, güncedeki özgür düşünebilme dizgesinden yararlandım.)

Ayraçlara gelince, bu da çok önemliydi Her Gece Bodrum’un biçimsel yapısında. Sürekli ayraç kullanıyordum; ama niye? 8 Ekim 1976’ya geçirdiğim alıntıyı irdelemeye çalışacağım, soruyu yanıtlamak amacıyla. Alıntının öncesinde, Cem’in çıldırıya yaklaşmış, belirsizliklere boğulmaş bir iç sayıklaması var (romanda). Çevresindeki insanları, özellikle en yakınlarını birer düşman gibi görüyor artık. Oysa Tarık’a ilişkin ilk izlenimlerinde, Tarık’ın gözlerindeki anlamı iyilikle açıklıyordu Cem. Bir ayraç, onun değişen duygulanımlarını vurgulayabilecek bir ayrıntıyı daha belirgin biçimde verebilirdi, sanımca.

Dikkate dayalı, baştan sona bütünlük kaygısıyla donanmış bir romanın bir kez yazılmakla bitmeyeceğini sanıyorum. İkinci, üçüncü kez yazmanın bu anlayışa yaslı bir romana katabileceği yarar çok. Ayrıca günce tutmanın gerekliliği de çok açık. Roman, üzerinde çalıştıkça (yazdıkça) oluşuyor belki, ama içerik-biçim sorunlarını kağıtta, daktilo başında çözümlemektense, ayrı bir çalışma yapmak daha akılcı bir davranış. Ayrı bir çalışma da “sarı defter”e yönelik. Yayımlamayı düşünmediğimiz bir “sarı defter” her türlü yanılgıyı, saçmalığı, yazındışı olmayı içerebilir. Öte yandan oradaki özgürlük, romanın sağlamlık kazanmasına denk bir ortamın simgesi gibidir.

Roman güncesi geleneği bizim edebiyatımızda yeni yeni beliriyor. Attila İlhan, Malraux’nun “Kantonda İsyan”ına bir çeviri güncesi eklemiştir. Bu güncede çevirinin oluşum ve bütünleniş evrelerini kavrarız. Attila İlhan’ın çeviri romana bile günce tutması hayli ilginçtir.

Mehmet Seyda’ysa “Romancı Günlüğü”nü yayımlıyor dergilerde. Seyda’nın yazdıkları romanla, roman sanatıyla, üzerinde çalıştığı kendi romanlarıyla ilintisiz izlenimleri içeriyor. Yaşamdan izlediklerini geçiriyor defterine yazar, yazdıklarının başlığı “Romancı Günlüğü”, o kadar.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Yaz Yağmuru” öyküsündeki Sabri, “On yedinci asra ait bir roman hayalini gevişleyip durur” İstanbul’a, kitaplıklara iner, defterine not alır. Tanpınar’ın roman güncesi tuttuğunu düşünebiliriz; en azından bunun gerekliliğini duyumsamıştır.

Eleştirinin, “metin eleştirisi”, “çözümleyici eleştiri” olamadığı edebiyatımızda, roman güncesi, yalnız sıkıdüzene çağırmaz yazarı, eleştirel olma savındaki yaklaşımlarla savaşmasını da sağlayabilir. Romana dıştan, metinden uzak biçimde yaklaşanların karşı koyuşlarına, yazılış evresi sona ermiş bir roman için yazarın vereceği yanıtlar, çoğu kez unutkanlığın kurbanı olmak durumundadır. Güce, unutkanlığa karşı bir silah, hem de öldürücülüğü yüzde yüz bir silah.

Şu ya da bu zorunluluklar nedeniyle roman güncesi demiyorum; ama, ronman güncesinin dolaylı bir sonucu da kendimize, yazdığımıza, okurlara hesap vermeyi kapsıyor. Güzel bir gereklilik. Roman alanında, özel nitelikteki bir günce, birden nesnel anlamlar kazanabilir…

Diğer Sayfalar: 1 2 3 4

« Biyografiler
Edebiyatımızda Dergiler »

Siz Hala İş Bulamadınız mı?

İlk Hafta MSN Bedava Cebinizde

Binlerce Radyoyu Bedava Dinle

Bu sayfa için YORUM YAZIN

2 Yorum yapılmış

AGDAL
 1 

yha site guzel,ama neden aradıgımız herşeyi bu nette bulamıyoruz ben ona şaşırıorum konum:köroğlunun şiir anlayışının incelenmesi…Ben bunu 20 siteye girdim bulamadım neden acaba

Şubat 2nd, 2008 at 04:30
soner..
 2 

ANTEPLİ KOCA MEHMET
Bir çocuğun bakışındaki o masum ifadedir Anadolu. Buram buram insan kokan yerdir. İnsanlığın en saf halinin yansımasıdır. Kısacası mükemmeliyetin yansımasıdır.
1919’un Ocak ve Şubat aylarında Antep Fransızlar tarafından işgal edilir. Bu olayı tüm Antep halkı gibi Koca Mehmet’te kabullenemez. Yaşadığı, büyüdüğü, içtiği ve yediği bu topraklarda nasıl olur da Fransız çizmeleri dolaşırdı. Kabul edemezdi bunu Koca Mehmet. Yediremezdi O kocaman yüreğine. Yapamazdı bu ihaneti Antep’e.
Mehmet doğma büyüme bir Antenliydi. Tam bir Anadolu insanıydı. Lakabı gibi “kocaman” bir yüreğe sahipti. Tek bakışıyla geceyi gündüze çeviren tek bir sözüyle işlenmesi mümkün olmayan tarlaları hasat eden bir insandı. Annesini doğumunda yitirmişti. Koca Mehmet şimdi tam 34 yaşındaydı. Hiç annesini tanımamıştı. Antep diye bellemişti annesini.34 yıl boyunca annesi gibi görüp kollamıştı Antep’i. Onu büyüten, onu besleyen Antep’ti çünkü. İşte bu yüzdendi belki Antep’e Fransızların girmesini kabullenememesinin nedeni.
Bir akşam Mehmet babaannesinin dizlerinin dibine oturur. Babaannesi tam 73 yaşındaydı. Ama hala dimdikti. Gözlerindeki yaşları akmak için hazırdı.Mehmet;
-“Babaannem, Antep gibi güzel, onun gibi cesur, onun gibi insancıl annem benim. Ver bu oğluna bir akıl. Görmez misin Antep işgal altında.” Der. Babaannesi;
-“Benim çeliği büken yiğit oğlum. Sana 34 yıldır ben baktım. Ama şimdi ne 3 ne de 4 yıl yaşarım.İlahi son beni bekler,görürüm.Senden isteğim,ya benim naşımı Türklerin ayak bastığı bir yere gömeceksin, ya da bu Fransız soysuzlarını buralardan kovacaksın.Sakın ha! Toprak olmuş vücudumu Fransız ayaklarının bastığı toprağa koymayasın, işte o zaman hakkım helal olmaz sana” dedi.
Zaten Fransızları tekmelemek için bir sebep arayan Mehmet aradığı şeyi bulmuştu.Koymuştu kafasına Fransızlara “Ben sizi dize getiren Kanuni’nin torunuyum” diye haykırmaya. Koymuştur kafasına “Benim ecdadım doğuyu fethettiğinde siz daha kabuğunuzdan çıkamamıştınız” demeye.Bir anda hiddetlendi Koca Mehmet. Ama tıpkı en hızlı dalgasını kıyıya savuran bir denizin sakinleşmesi gibi sakinleşti Koca Mehmet.Düşündü… Anladı ki tekti.Çünkü şimdiye kadar hiç kimseden bir iğne bile istemeyen Koca Mehmet nasıl olurda Antep’li yiğitlerden, canlarını isterdi. Hakkı var mıydı buna? Biraz düşündükten sonra “Evet, canlarını bu toprağa vermek zorundalar.Bu topraklar onlara 700 yıldır ekmek verdi, su verdi.Onları hayatta tuttu.Şimdi borçları ödeme günüdür” dedi.Sonra uyudu ve sabahı bekledi.
Sabah olun köydeki arkadaşlarının arasından dört kişi olarak en ücra köşesine konuşmak için gittiler.Mehmet yanındaki arkadaşlarının bakışlarından cesaret aldı ve onlara;
-“Arkadaşlar,Fransız soysuzları topraklarımızda.Bunu böyle kabullenemeyiz.Sızlatamayız ecdadımızın kemiklerini.Ben şimdi sizden canınızı istiyorum.Biliyorum ki sizde bunu kabullenemiyorsunuz .Çocuklarınız köle olmasını istemiyorsanız ,dünya topluluklarının “Bakın Kanuninin torunları Fransızlara köle olmuş “ denmesini istemiyorsanız canlarınızı vereceksiniz.Yani mecbursunuz.Ne dersiniz benim cesur kardeşlerim? Var mısınız?” dedi.Bu konuşma Mehmet’in arkadaşlarını çok etkiledi.Aralarında biri;
-“Böylesine kutsal bir konu için canını vermeyecek var mı? Canım Antep’imize ,çocuklarımıza,tarihime feda olsun” dedi. Diğerleri de bunu destekledi.Mehmet;
-“O zaman eli silah tutan herkesi akşam saatlerine doğru burada toplayalım.onlara da haber verelim bu haberi. Elbette ki onlarda bizi destekleyeceklerdir” dedi ve dağıldılar.Hepsi köy halkına haber verdi ve akşam saatini beklemeye başladılar.
Akşam olunca köy halkı arasından eli silah tutan herkes belirtilen yerde toplandılar.30-40 kişilik bir insan topluluğu vardı.Mehmet kalabalığın gözündeki inancı görünce ”Tamam” dedi kendi kendine ”oldu bu iş”.Sonra kalabalığa hitaben
-“Antep’imin kahraman halkı.Burada onurunuz için,şerefiniz için toplandık.Yavuz Sultan Selim’in ayaklarının değdiği,Kanuni Sultan Süleyman’ın toprağından istediği Antep topraklarında bu gün Fransız askerleri dolaşıyor.üstelik yapmadık işkence de bırakmadan.Ecladımız bizden bize yakışanı bekler.Antep’i yalnız koyacak değiliz ya.İşte sizden istediğim şey bu dur ki,bu saten sonra onun için,Antep için ölün:ama şu da unutulmamalıdır ki Antep bizden naçizane vücudumuzu istemez.Antep bizden özgürlük ister.Kaldırın artık içinizde uyuyan o asil Osmanlı ruhunu .Sizler Osman’ın torunlarısınız.Dürtün artık o asil ruhu.Şimdi ilk işimiz düşmana Antep’in sahipsiz olmadığını göstermemiz gerek .Düşmana ilk darbeyi cephanelik olarak kullandıkları aşağı köydeki sığınakta vurucağız.bu yüzden evinizde silah niyetine kullanabileceğimiz her şeyi buraya getirmenizi istiyorum.Yarın ilk tokadı atacağız” dedi.Bu sözlerden sonra oradakiler büyük bir heyecanla oradan ayrıldılar ve yarını beklemeye başladılar.
İşte o gün gelmişti.Mehmet sonunda düşmana ilk korkuyu salacaktı.Koca Mehmet kocalığını bir kez daha gösterecekti.Fransız soysuzları,hiçbir tarihi olmayan hakkı olmayan bu topraklarda arkasına bakmadan kaçarken,Mehmet onlara ”Defolun ve bir daha gelmeyin” diye bağıracağı güne bir adım daha yaklaşmıştı.Sonunda köylü halkı silah olarak kullanabilecek her şeyi toplandıkları yere götürdüler.Sadece 3 tane ateşli silahları vardı.Onlarda dede yadigarı doldurma silahlar.Ama Antep halkı düşmanda olmayan ve hiçbir zaman olmayacak bir şeye sahipti.Cesarete…Gözlerindeki ateş,değil Antep’teki düşmanı yakmaya,değil Fransızların hepsini yakmaya,tarihimizdeki bütün düşmanlarımızı yakmaya yeterdi.Çünkü onlar Türk’tü.Hiç de kuru bir anlam taşımayan Türklük.Mehmet bunun bilicindeydi:kendi kendine “Yettim Antep’im .Dayan biraz daha dayan” dedi.Sonra yanına 6 delikanlı aldı ve düşmanın sığınağına doğru yol aldılar.
Mehmet sığınağın tepelerinde arkadaşlarıyla birlikte yerleştiler.Düşman askerleri bu bölgeyi iyi koruyordu.15 kişilik ağır silahlı bir Fransız asker topluluğu bölgeyi koruyordu.15 tane teknoloji yüklü bir insan .Sadece bu kadar.Üzerlerindeki teknoloji bile bizim Anadolu insanının çıplak haliyle baş edemezdi.Mehmet yanındaki 2 arkadaşına ateşli silah vererek onları tepeye yerleştirdi.Onlara ”Biz aşağıda ölsek bile sakın aşağıya gelmeyin .Sizinde bizimle bize bir yarar sağlamaz.Kurtuluş için yeni önderlere ihtiyaç duyulabilir” dedi.Daha sonra yanındaki üç arkadaşın ateşe başlamasıyla çatışma başladı.İlk şoku atlatamayan Fransız askerleri 4 zayiat verdiler.Mehmet öldürdüğü bir askerin silahını alarak kendisine siper edinebileceği bir yere çekildi.Çatışma daha sertleşti.Düşmanın bitmek tükenmek bilmeyen mermisi vardı.Ama geriye 4 kişi kalmışlardı.-Buna karşılık Mehmet’in ve arkadaşlarının da mermileri bitmiş,tepeden gelen ateşte kesilmişti.Artık ilahi bir kudretin işe el koyması gerekiyordu.Çünkü inançları onları Malazgirt’te,Fatih İstanbul’da,Yavuz Sultan Selim tüm doğuda ,Kanuni Avrupa da Atatürk’se Çanakkale de tarih yazamazdı.Öyle de oldu zaten tepeden gelen yüksek bir patlama sesiyle düşman bir an şaşkına döndü ve kaçmaya başladı.Düşman askerleri kaçmıştı.Ama bu seferde o büyük sesle mücadele ediyordu Mehmet ve arkadaşları.Ses çok tizdi ve kulakları tırmalayıcı bir etkisi vardı.İki üç dakika sonra ses etkisini yitirdi.Mehmet ve yanındaki üç arkadaşı birden sesin geldiği yere doğru baktılar.Ses tepeden geliyordu.O müthiş sesin kaynağı tepedeki askerimiz ve onlara yardım eden ilahi kudret.Düşmanın kaçtığını görünce yukarıdaki iki kişi de aşağıya indi.Mehmet “Nerde geldi o ses?” diye sormadan duramadı.Yukarıdaki askerlerin yüzlerinde zaferin vermiş olduğu bir mutluluk vardı.Sonra aralarından biri anlatmaya başladı;
-“Aşağıda sizin zor durumda kaldığınızı gördük.Tam aşağıya size yardıma gelecektik ki senin söylediğin laf geldi aklımıza vazgeçtik bizde.Sonra size nasıl yardım ederiz diye düşünüyorduk ki ayağımı kaldırdığım çalıların arasından bir şey gördüm.Bir mayındı fakat kurulmamıştı.Bende o mayını alıp hazır hale getirdim ve tepedeki sarp kayalıklarının ortasına yerleştirdim.Sonrada onu patlattım.Ses yankı yaptı.Başta ki amacım bölgeye doğru heyelan yaratmaktı.Ama ilahi kudret sizi zarar görmenizi istemedi ve bu sesin meydana gelmesini sağladı herhalde” dedi.
Mehmet yüzünü göğe doğru kaldırdı ve “Şükürler olsun rabbim sana,şükürler olsun.Antepim özgürlüğe bir adım daha yaklaştı senin sayende.Yüzümüzü kara çıkartmadın.Teşekkürler Allah’ım “ dedi.Daha sonra Mehmet ve yanındaki arkadaşları cephaneliği toplayarak geçen sefer toplandıkları yere getirdiler ve sakladılar.
Bu sıcak gelişmeler üzerine Fransız komutanları askerlerine bölgedeki denetimi artırmaları,isyan çıkaranları öldürmeleri gerektiğinin emrini verdi.Zaten bölgede yapmadık işkence Fransız askerleri bölgede yaşlı-genç,kadın-çocuk demeden katliamlarına ve zulümlerine hız verdiler.Mehmet bu zalimliklere gözü yaşlı izliyordu.Tıpkı Antep gibi onunda yüreği kan ağlıyordu.Ama artık bu kanı tamamıyla durdurmanın zamanı gelmişti.Yaraya müdahale şarttı.Yoksa Antep kan kaybından ölecekti.Mehmet bu riski göze alamadı.Antep’i kaybedemezdi.Antep savunmasızdı şimdilik ama Mehmet ve onun gibilerin yardım eliyle kurtuluşa erecekti.Bu yüzden Mehmet biraz daha sabretmek zorundaydı.Bunu o koca yüreğine sığdırmak zorundaydı.Yarasına tuz basmak zor olsa da bunu bir müddet daha yapmak durumundaydı.
Aradan 3 gün geçmişti.Mehmet geçen seferki arkadaşlarından yanına 3 kişi alarak cephaneliği kaçırdıkları yere doğru gittiler.15 kişiye yetecek kadar askeri yığınak vardı.Yani sıradaki hedef artık daha kolay yok edilebilirdi.Bu yüzden şimdiki hedefte büyük olmalıydı.Köklerini kurutmakta kararlıydı Koca Mehmet.Yanındakilere yeni hedeflerinin Fransızların Antepteki bölge karakolu olduğunu söyledi.Yanındakiler başta biraz şaşırdı çünkü düşman askerlerinin en çok bulunduğu yerdi bura.Bunların yanında Fransız generali de buradaydı. İtiraz etmelerinin nedeni korkuları değildi.Neden bu bilgisi düşmandan temizlemek için çok fazla cephane gerekiyordu.Ama Mehmet onlarla aynı görüşte değildi.Onlara:
-Arkadaşlar,görmez misiniz Antebimiz kanlar içinde batmakta,duymazmısınız?Antepin ağlamakta.Siz hala neyi beklersiniz görmüyorsanız görün.Duymuyor duyun.Sevmiyorsanız sevin Antep bize muhtaç.Bu konuşmayla oradakiler daha bi hırslanır .Artık onlarda bitirmişti kafalarında Antepin kurtuluşunu .Gün gelince Antep eski neşesine tekrar kavusacaktır. Tekrar üzerinde sadece ‘ben Türküm’ diyeni barındıracaktır.Anadolu halkına esaret yakışmazdı.O ki Osmanlı Devleti,Kanunileriyle Viyana’nın görkemli kapılarını,yavuzlarıyla Rıdaniye’nin surlarını, Fatih ile bin yıllık bir imparatorluk olan Bizans’ın kalelerini yıkmıştı.Onları kim durdurabilirdi ki.Türk milletinden başka hangi millet düşmanının 2.bir Çin Seddi yaptıracak kadar korkutabilir.Ya da hangi millet o insan üstü yapı olan çin ceddini aşabilir.Onlar böyle bir tarihe sahipken o Fransız karakolunu silahla değil tarih kitaplarıyla yıkardı.Gerekirse aralarından yeni Yavuzlar çıkarıp,karşılarındaki ordulara korkudan savaş alanını dar ederlerdi.Belki ilk bakışta imkansız gibi görünüyordu bu.15 kişilik bir grup nasıl olurda 100 kişiden fazla askerle korunan karakolu basabilirdi.Osmanlıda dokuz on çadırda kurulup Bizansı tarihin derinliklerine gömmüştü.Allah’ın da yardımıyla olurdu bu iş.Koca Mehmet parlayan gözlerini yanındakilere dikti ;
-“Bana on beş yiğit bulun dedi.O karakolu Fransızların başlarına yıkacağız” dedi.Bunun üzerine arkadaşları on beş şehit bulur ve gelir Mehmet’in yanına.Plana göre ani bir baskınla karakol toz duman edilecekti.Mehmet yanındaki tüm arkadaşlarına tek tek silah verdi ve onlara yeterli sayıda mermi verdi.Artık havanın kararması beklenecekti…Sonrada hava kararmıştı.Mehmet arkadaşlarına düşmanın en az olduğu bölgelerden saldırmalarını söyledi.Bu yüzden gizlice karargahın arkasına kaydılar.Mehmet;
-“Benim işaretimle hepiniz bu karakolun üzerindeki Fransız bayrağını indirip, oraya nazlı hilali çivilemek için saldıracağız.yani onurumuz için savaşıp yine onurumuz için öleceğiz.Hadi benim aslanlarım.Soyumuzun Türk olduğunu onlara gösterin” dedi ve işareti verdi.Allah Allah edalarıyla düşmana doğru saldırdılar.Ama düşmanda çok kalabalıktı.Gerçi ok yaydan çıkmış hedefe doğru ilerliyordu.Ama o oku yolda bekleyen şiddetli bir rüzgar vardı.Düşman çok çabuk toparlandı.İlk saldırıyı yedi zayiat vererek püskürttü.Bizden de iki asker şehitlik makamının mutluluğuna ulaşmıştı.Mehmet arkadaşlarının yaralanmasını ve ölümünü gördükçe daha heybetleniyor,düşmanın üstüne daha da gidiyordu.Önüne geleni yıkıp geçiyordu.Ama nereye kadar rüzgar okun yönünü değiştirmişti.Mehmet artık aldığı darbeler ve yaralarla yüzünden ayakta zor duruyordu.Arkadaşlarının hali de ondan farklı değildi.Mehmet son bir hamleyle iki düşmanı daha öldürdü ve kalbinin tam ortasına hediye olarak kabul ettiği bir kurşunla şehitlik mertebesine ulaştı.Fazla sürmeden yanındaki arkadaşları da şehit oldu.Ama yüz kişilik düşmandan geriye sadece iki komutan yirmi üç kişi kalmıştı.Yani bu insan üstü bir şeydi.Olayın sabahı haber tüm Antep’e yayıldı.Haber herkesi çok üzdü.Ama bir yandan Antep’in kurtuluşuna önderlik yaptı.İnsanlarda ki özgürlük ateşi canlandı.Nitekim 25 Aralık 1921’de Antep düşman işgalinden kurtuldu.Şimdi sonsuza dek Türk toprağı olmanın verdiği gururla dünya üzerindedir.

SONER KARAHAN

(Arkadaşlar bu hikayeyi ben yazdım…görüşlerinizi bekliyorum…şimdiden teşekkürler)

Haziran 7th, 2008 at 04:06

Bu sayfa için yorum yazın

Yorum yapabilmek için önce ÜYE olmalısınız eğer üye iseniz Giriş yapmalısınız.

Son Eklenen Yazarlar

  • Necip Fazıl Kısakürek
  • Kaygusuz Abdal
  • Osman Cemal Kaygılı
  • Katibi
  • Katip Çelebi
  • Kaşgarlı Mahmut
  • Refik Halit Karay
  • YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
  • ESAT M. KARAKURT
  • Sezai Karakoç
  • Ertuğrul Karakoç
  • BAHATTİN KARAKOÇ
  • ABDURRAHİM KARAKOÇ
  • MUSTAFA NECATİ KARAER
  • NAMIK KEMAL

Diğer Bilgiler

  • Atatürk Köşesi
  • Atasözleri
  • Atasözleri Sözlüğü
  • Deyimler
  • İlginç Bilgiler
  • Şaşırtıcı Yasaklar
  • Dünyanın Yedi Harikası
  • Dünyanın Enleri
  • Ağıtlar
  • Bağlama Kültürü
  • Bilimadamları ve Buluşları
  • İcatlar

Amatör Şairler

  • Tugay Demirkaya

Bağlantılar

Türk Dili

  • Dilimizi Koruyalım
  • Sözlükler
  • Dilbilim Makaleleri
  • Türk Dili Makaleleri
  • Tarihten Geleceğe Türk Dili

Edebiyat

  • Halk Edebiyatı
  • Divan Edebiyatı
  • Edebiyat Terimleri Sözlüğü
  • Söz Sanatları
  • Edebi Akımlar
  • Uyak (Kafiye) Çeşitleri
  • Düzyazı Türleri
  • Şiir Türleri
  • Roman
  • Tiyatro
  • Batı Edebiyatı
  • Öykü (Hikaye)
  • Halk Edebiyatı Makaleleri
  • Hece Ölçüsü
  • Aruz Ölçüsü
  • Nazım Biçimleri
  • Şiir İnceleme Planı
  • Roman İnceleme Planı
  • Roman Özetleri
  • Dönemlere Göre Nesir
  • İlköğretim Yüz Temel Eser
  • Lise Yüz Temel Eser
  • Edebiyat Ödülleri
  • Edebiyatçıların Lakapları
  • Biyografiler
  • Edebiyatçılar Nasıl Yazıyor?
  • Edebiyatımızda Dergiler
  • Dini Hikayeler
  • Destanlar

Konu Anlatımları

  • Türkçe Konu Anlatımları
  • Edebiyat Konu Anlatımı
  • Türkçe Anlatım Sunumları
  • Kelimede Anlam
  • Anlatım Bozukluğu
  • Yazım Kuralları
  • Noktalama İşaretleri
  • Ses Bilgisi

Genel Eğitim

  • Eğitim Sunuları
  • Öğretmen Formları
  • Zeka Nedir
  • IQ Nasıl Ölçülür
  • Zeka Testi
  • Öğrenme Kuramı
  • Çoklu Zeka Kuramı

Edebi Eğlence

  • Slaytlar
  • Sesli Şiirler
  • Flash Şiirler
  • Maniler
  • Ninniler
  • Bilmeceler
  • Fon Müzikleri
  • Hacivat ile Karagöz Oyunları

Eğlence

  • Televizyon İzle
  • Bir Nisan Şakası
  • Marşlar
  • Dost Kazanma Sanatı
  • Dudaktan Kalbe Dizisi
  • Özlü Sözler
  • Aşk Mesajları
  • Bayram Mesajları
  • Kandil Mesajları
  • Nefret Mesajları
  • Etkileyici Sözler
  • Burçlar

Kaliteli Siteler

  • Edebiyat Öğretmeni
  • ForumLopedi
  • Gazete
  • Mesajlar
  • Öğretmenler
  • ÖSS KPSS
  • Oyunlar
  • Rüya Tabirleri
  • Rüya Tabirleri
  • Videolar
  • Yemek Tarifleri

Edebiyat Edebiyat Gazeteler Yemek Tarifleri Ansiklopedi Mirc Msn Nickleri Oteller Etiketler Burçlar Şarkı Sözleri ÖSS Yıllık Planlar Sağlık Sağlık İlk Yardım Gebelik Bilim ve Teknoloji XML Sitemap Domain Copyright © 2005 - Gramerimiz.Com - WordPress üzerine kurulmuştur.