Gramerimiz.Com

  • Ana Sayfa
  • Site Haritası
  • Bize Ulaşın
  • ÖSS
  • KPSS
  • Sık Kullanılanlara Ekle
Site içi Arama
23
Eki

Edebiyatçılar Nasıl Yazıyor?

   Yazan: admin

Kategori Edebiyat

BİR ROMANCININ İTİRAFLARI (ATTİLA İLHAN)

O günlerde İpek Film’e senaryolar yazıyorum.
İhsan İpekçi bir gün dedi ki, “Bir de İstiklal Savaşı filmi yapsaydık, şöyle kostümlü filan…” Tasarıyı hemen benimsedim, o sıra yakın tarihimize merak sardırmışım ki, elime ne geçerse harıl harıl okuyorum, bu okumaların taze izlenimlerine dayanarak “esaslı” bir Kuvayı Milliye senaryosu çıkarmaktan iyisi mi olur? Önce adını yakıştırdım: “Barut Ekmeği” Ardından kahramanlarını oluşturdum: Filistin Cephesi’nde savaşıp Mütareke ile İstanbul’a dönmüş olan Yüzbaşı Ferit Bey ile iki gözü kör bir Abdülhamit paşasının evlatlığı Ruhsar Hanım! Yanlış aklımda kalmadıysa, film öyküsünü tamamlamış, asıl senaryoya geçmeyi planlıyordum, o iş “yattı”.

İşte sonradan Aynanın İçindekiler serüvenine atılmama neden olacak ilk adım budur.

Kurtlar Sofrası’nı henüz bitirmiştim, (ya da bitirmek üzereydim) kolay kolay yayımlanabilecek gibi görünmüyordu, “Barut Ekmeği” tasarısından yeni ve boyutları geniş tutulmaş bir romana gitmek için ne zaman müsaitti ne zemin, gel gör ki Yüzbaşı Ferit Bey’den de kurtulamıyordum, sevgilisi Ruhsar Hanım’dan da! Sonunda bu iş “Mahur Sevişmek” diye bir şiire bağlandı. “Mahur Sevişmek”te hem bir bölüm hem bir şiir adıdır bu, şiirde açıkça Yüzbaşı Ferit’ten söz edilmiştir, Üsküdar’daki sevgilisinden de!

Henüz Yeşilçam’daki umutlarım kırılmamıştı, bir dengine getirir, aklı başında bir film çıkartabilirim sanıyordum, “Barut Ekmeği” başka firmaların yüz vermeyeceği derecede “pahalı” bir yapım tasarısı olduğundan, onu bir kenara bırakıp başka senaryolara daldım.

Yıl ya 1959 olacak, ya 1958!

Tasarı olgunlaşıyor…

Tasarı 1960 içinde kafamda olgunlaştı. Herkes gibi 27 Mayıs’ı ben de önce “istibdatta kurtuluş” gibi almıştım. Düşündükçe yakın tarihimiz içindeki asıl anlamını kavramaya yöneldim, çetrefil bir şeydi bu, bana öyle geliyordu ki Osmanlı’nın çöküşünden başlayıp 27 Mayıs’a kadar birbirini izleyen olayların bir iç diyalektiği vardır, bir de dış diyalektiği, bunların gelişim ve etkileşim süreçlerini bir roman içinde toparlamak ilginç olabilir. 1961’in ikinci yarısında yeni bir Paris yolculuğuna karar vermiştim. Uzunca bir süre orada kalmak, hem memlekete uzaktan bakmak, hem dünyada olup bitenleri iyice algılamak istiyordum. Şişli’de Şafak Sokağı’nda bir apartmanda otururdum, bir akşam yazı masama oturup beş ciltlik bir romanın şemasını çatır çatır çiziverdiğimi çok iyi hatırlıyorum. Bir de değişiklik uygulayacaktım bu romanda, olaylar 27 Mayıs’la Mütareke arasındaki süreyi kapsayacak, çıkış noktası daima 27 Mayıs olacaktı, geçmişi flash-back kullanarak verecektim, ayrıca kitabın her cildinde hem bağımsız bir roman, hem de aynı olayların kahramanlardan birisinin açısından yansıtılması gerçekleştirilmiş olacaktı.

O ilk şemayı çoktan kaybettim. Ne var ki Paris’te ilk kitabın yazılışına başladığım sırada, onu belleğime geçirmiş olduğumu gördüm. Her romanımda böyle olmaz mı, ilkin ya olaylar ya kahramanlarla ilgili birkaç not alır, bir iki dosya düzenlemeye kalkışırım, arkasından bunlar belleğime geçer, ne notlara el sürerim, ne de dosyalara, romanı “kafadan” yazarım, resmen! Zaten zamanla notlar da yiter, dosyalar da.

Yalnız Paris’e hareket edeceğim günlerde, romanın iskeletini kurmuştum. Belki Şükran (Kurdakul) da hatırlayacak, kitaplarımı o tarihte yayımlayan onun yayınevi olduğu için, giderayak sık sık buluşuyorduk, son buluşmalarımızdan birine gitmeden Bıçağın Ucu’nun “mekan” olarak içine oturacağı Kuledibi çevresinde uzun süre dolaşmıştım, Ataç Yayınevi’ne vardığımda bunun izlenimleriyle doluydum, bir süre oturup Şükran’la birlikte çıktık, Köprü’den Karaköy’e geçerken ona Kuledibi’ni gösterip yazacağım yeni romanlardan söz ettiğimi çok iyi hatırlıyorum.

Kahramanların çoğu hanidir benimle yaşıyorlardı.

Gerçek, tasarımı aşar…

Benim romancılığımda bu “kahraman” işi çok önemli!

Nasıl oluyor bilmiyorum, çeşitli kişilerden toparlanmış izlenimler zamanla bir bileşim oluşturuyor, bu bileşim giderek “fizik” bir nitelik kazanıyor, o kadar ki oluşma süreci tamamlandıktan sonra o kahraman benimle birlikte bir gelişme sürecini yaşamaya koyuluyor. Evet, her kahraman tanışılmış, birlikte yaşanmış birkaç tipin bileşkesidir, birisinin sınıfsal konumu, ötekisinin cinsel diyalektiği, berikinin fizik nitelikleri bu bileşkenin içinde erimiş, yeni bir kişiliğin doğmasına neden olmuştur, ama bir kere bu oldu mu, o kişiler yiter artık, yaşamaya başlayan kişi kendi kişiliğini ve “biyografisi”ni sürdürür.

“Aynanın İçindekiler”deki kahramanlardan ilk doğan elbette sonradan kitapta miralay rütbesiyle görünecek olan Ferit Bey’dir, bir de Ruhsar Hanım. Yalnız en çok dikkati çeken, çoklarınca gerçekte olmayacak, ya da yazarın imgeleminde uydurulmuş abartma bir tip sanılan Hayrun’un beş ciltlik roman içindeki tek gerçekten alınma kişi olmasına ne buyrulur? Kahramanların hepsi çeşitli tiplerden bileşimler ya, Hayrun bunun dışında kalıyor, zira böyle bir insan İstanbul’da gerçekten yaşadı.

Önce Beyoğlu’nda rastladım, vitrinlere bakıyordu, “efendiden bir adam” sandım, arkadaşım onu gösterip “nasıl bulduğumu” sormuştu çünkü, fikrimi söyleyince güldü, “erkek kılığında yaşayan bir kadın” olduğunu açıkladı. Şaşırdım. Romanımda Suat’ın annesine buna yakın nitelikler vermek niyetinde olduğumdan mı nedir, tip beni ilgilendirdi, gazeteci damarımı uyandırdı, düştüm ardına, günlerce kimdir, nedir, nerde oturur araştırdım, sonunda Boğaz’da oturduğunu, Osmanlı sadrazamlarından birisinin torunu olduğunu, yalısında “küçük bir harem”le birlikte yaşadığını öğrendim. Her şeyimle açık bir adamım ya, ilk yaptığım “harbice” telefon etmek oldu, kim olduğumu açıklayıp amacımı belirttim, yardım istedim, cevap sunturlu bir küfür, telefonun suratıma kapatılması! O zaman ne yaparsın, postu evinin civarında bir kahveye serip, gelen gidenden bilgi toplar, “kadının” yaşantısını gözlersin!

Fransızlar’ın bir sözü ünlüdür, “gerçek çoğu zaman tasarımı aşar” derler, Hayrun tipinde durum tamamen bu, kahramanın gerçek kimliğini açıklayamam elbet ama, dizide çeşitli tiplerin özelliklerinden bileşim olmayan tek tip odur. (Beşinci roman, Kuduzun Salyası’nda kitabın merkezini o oluşturacak.)

Bir çizelge, bir sürü kitap…

Peki hiç mi notum yok?

Sırtlan Payı’nı yazarken farkettim ki, kahramanların belirli olaylardaki yaşlarını doğru kestirebilmek için bir doğum tarihleri çizelgesi gerekiyor, oturdum onu düzenledim, şimdi sözgelişi Haluk Bey’in kaç doğumlu olduğunu, kaç tarihinde Hayrunisa ile evlendiğini, Yüzbaşı Demir’in 27 Mayıs’ta kaç yaşında bulunduğunu, Ümid’in (ki o Kurtlar Sofrası’ndan geliyor) doğum tarihini, Suat’la aralarındaki yaş farkını bir bakışta bulabiliyorum. Hepsi de o kadar işte. Bu çizelge süreli romanlar için önemli bir yanlış sayılması gereken, olaylarla yaşların ters düşmesi yanlışından koruyor beni.

Buna karşılık bir sürü “belge” topladım.

Bakmayın belge dediğime, bunların çoğu kitap, ya da dergi ve gazetelerde çıkmış sürekli yazılar, hatta haberler. 1959, yuvarlak hesap 60’dan beri kitabın çerçevesine, kahramanların yaşantısına ilişkin olabileceğini sandığım her kitabı alıp bir köşeye koymuşum. Neler yok ki? Tarihteki gizli kadın cemiyetlerini ve geleneklerini açıklayanlarından, masonluğa; İttihat Terakki, Hürriyet ve İtilaf Fırkaları’na ilişkin kitaplara kadar bir sürü yayın! Dahası Osmanlı saraylarının iç dekorasyonu, haremin yaşayışı ya da TKP’nin fi tarihinde muhaliflerince yapılmış kaçak kongresi üzerine krokiler, tefrikalar, ifşaatlar! Bu arada elbet bir sürü de “kronoloji”!

Romanın yazacağım bölümü hangi tarihsel zaman parçasına denk düşüyorsa, önceden o döneme ilişkin kitapları sıkıca bir okuyorum, alıntı yapılacaksa sayfanın kenarını kıvırıyorum, ötesi yine belleğin çalışmasına kalıyor; kahramanların yaşantısı bence bilindiğine göre, iş bu yaşantının o tarihsel çerçee içersine oturtulmasına kalıyor, bu da zor olmuyor çok. Asıl zor olan, benim büyük çözüm adını verdiğim genel bileşim, yakın tarihimizin bütününü toplumsal açıdan çözümlemek, bundan içinde kahramanların yüzdüğü tarihsel bir bileşime gidebilmek! Bunu yaptıktan, yakın tarihimizin gelişmesini toplumsal bir yöntemle yerli yerine oturttuktan sonra, sınıfsal konumları önceden belli kahramanların gerek toplumsal ve siyasal, gerek bireysel yaşantılarını kestirip yazabilmek o kadar güç olmuyor.

Ala, nasıl yazıyorum?

Öyle bir imge kullanacaksın ki…

Önce şunu belirteyim, benim roman üzerindeki çalışmam, günde bir sayfayı geçmez. O bir sayfayı önce mutlaka elle yazarım, ufak tefek değişiklik yaptığım olur, sonra daktiloyla temize çekerim. Yazmadan önceki çalışma, kahramanın ve olayın romana konulması daha çok zamanımı alıyor. Roman anlayışım tek boyutlu, tekdüze anlatıma dayanan bir anlayış olmadığından, kahramanları ve olayları okura handiyse “göstermeye” uğraştığımdan, romanlaştırma tekniği benim çalışmalarımda fazlaca önemli. Bu arada Marksist estetiğin imge kuramına çok iş düşüyor. “Canlandırma” eyleminde ondan yararlanıyorum, öyle bir imge kullanacaksın ki o “sahnedeki” duru; kişilerle, olayın dramatik ağırlığıyla okurun imgelemine renkli ve üç boyutlu olarak hemen yansıyacak! Laf olarak kulağından girmeyecek. Bazılarının yazı düzenimde “şairanelik” sandığı gerçekte bu “Marksist” kaygıdır: İçeriğin, imgelere bindirilerek, okurun imgelemine yansıtılması! Plekhanoy, bilindiği gibi, bunun tersini yapmanın, “mantık kategorileri” içersinde bir olayı “hikaye etmenin”, sanatın değil, bilimin konusuna girdiğini yazmıştır…

Ha, bir özelliğim de şu; Diyelim ki üzerinde çalıştığım kişi ve olay birinci kitapta, ikinci kitapta ve dördüncü kitapta görünecektir; ama birincisinde şu kadarı, ikincisinde şu kadarı, dördüncüsünde şu kadarı; bunları parça parça yazmak için kitap sıralarının gelmesini beklemiyorum, önce bir bütün olarak olayı ve kişiyi geliştiriyorum; sonra kitapta özelleştirmek gereken yerler olursa, özelleştiriyorum. Bu da romanların sonundaki tarihlerin bazen birbirinin içine girmesindeki gizemi çözüyor. Çünkü o zaman parçasında iki romanı birden yazmış oluyorum. Yalnız, ne var, diyelim ki Yüzbaşı Demir’in Kore Savaşı’nda yaralanışı, hem Bıçağın Ucu’nda vardır, hem Yaray Tuz Basmak’ta, oysa okununca görülecektir ki, aynı değildir bunlar, bu nasıl oluyor, şöyle: Bıçağın Ucu’nda Suat Demir’in yaralanışını ruhsal bir özdeşleşme bunalımı içinde tasarlar, tasarı onundur, Demir’in gerçeği değil; buna karşılık, Yaraya Tuz Basmak’ta Demir savaşın nesnel koşulları içinde yaralanır. Bunda yakıştırma yoktur, bu bakımdan, olayın iki kitapta aynı biçimde yazılması söz konusu olamaz. Fark, hem Suat’ın kişiliğini ve yaradılışını, hem de Demir’in yaşantısını meydana çıkarmak bakımından önemli sayılmıştır.

Yazdıktan sonra, beğenmeyip tekrar yazdığım olmaz mı?

Olur elbet! Kurtlar Sofrası’nın birçok bölümlerini kitabın sonraki gelişme aşamalarında beğenmeyip yeniden yazmıştım. Aynı şey Bıçağın Ucu’nda ve Yaraya Tuz Basmak’ta da oldu. Yorucu olduğu doğru. Bazen bunalır da insan. Ama sonuç başarılı olursa, emeğinin karşılığını almış, feraha çıkmış olur. Bir romancının kitabında beğenmediği bir bölümün kalmasından ne kadar rahatsız olduğunu bir romancı bilebilir ancak. O kötü bölüm, öz yaşantısının kötü bir dönemidir sanki, hani hatırladıkça terlediği! Zaten, başkalarını bilmem ama, bende öyle oluyor ki, filan romandaki falan anı sahiden yaşadığım izlenimine kapılıyorum. Kurgusu sırasında demek bellekte ne kadar derin iz bırakıyor.

Cezama razıyım…

İşte her şeyi “itiraf” ettim. Cezama razıyım.

“Aynanın İçindekiler” gibi beş kitaplık koskoca bir roman dizisini “kafadan” yazıyorum. Güzel güzel düzenlenmiş, sıralanmış dosyalarım, kenarına notlar alınmış belgelerim, titizlikle hazırlanmış fişlerim yok. Benimkisi bir büro çalışması değil. Siz isterseniz herif romanlarını yaşıyor deyin. Ne yapalım, benimki de böyle bir suç. Dedim ya, cezama razıyım…

Diğer Sayfalar: 1 2 3 4

« Biyografiler
Edebiyatımızda Dergiler »

Siz Hala İş Bulamadınız mı?

İlk Hafta MSN Bedava Cebinizde

Binlerce Radyoyu Bedava Dinle

Bu sayfa için YORUM YAZIN

2 Yorum yapılmış

AGDAL
 1 

yha site guzel,ama neden aradıgımız herşeyi bu nette bulamıyoruz ben ona şaşırıorum konum:köroğlunun şiir anlayışının incelenmesi…Ben bunu 20 siteye girdim bulamadım neden acaba

Şubat 2nd, 2008 at 04:30
soner..
 2 

ANTEPLİ KOCA MEHMET
Bir çocuğun bakışındaki o masum ifadedir Anadolu. Buram buram insan kokan yerdir. İnsanlığın en saf halinin yansımasıdır. Kısacası mükemmeliyetin yansımasıdır.
1919’un Ocak ve Şubat aylarında Antep Fransızlar tarafından işgal edilir. Bu olayı tüm Antep halkı gibi Koca Mehmet’te kabullenemez. Yaşadığı, büyüdüğü, içtiği ve yediği bu topraklarda nasıl olur da Fransız çizmeleri dolaşırdı. Kabul edemezdi bunu Koca Mehmet. Yediremezdi O kocaman yüreğine. Yapamazdı bu ihaneti Antep’e.
Mehmet doğma büyüme bir Antenliydi. Tam bir Anadolu insanıydı. Lakabı gibi “kocaman” bir yüreğe sahipti. Tek bakışıyla geceyi gündüze çeviren tek bir sözüyle işlenmesi mümkün olmayan tarlaları hasat eden bir insandı. Annesini doğumunda yitirmişti. Koca Mehmet şimdi tam 34 yaşındaydı. Hiç annesini tanımamıştı. Antep diye bellemişti annesini.34 yıl boyunca annesi gibi görüp kollamıştı Antep’i. Onu büyüten, onu besleyen Antep’ti çünkü. İşte bu yüzdendi belki Antep’e Fransızların girmesini kabullenememesinin nedeni.
Bir akşam Mehmet babaannesinin dizlerinin dibine oturur. Babaannesi tam 73 yaşındaydı. Ama hala dimdikti. Gözlerindeki yaşları akmak için hazırdı.Mehmet;
-“Babaannem, Antep gibi güzel, onun gibi cesur, onun gibi insancıl annem benim. Ver bu oğluna bir akıl. Görmez misin Antep işgal altında.” Der. Babaannesi;
-“Benim çeliği büken yiğit oğlum. Sana 34 yıldır ben baktım. Ama şimdi ne 3 ne de 4 yıl yaşarım.İlahi son beni bekler,görürüm.Senden isteğim,ya benim naşımı Türklerin ayak bastığı bir yere gömeceksin, ya da bu Fransız soysuzlarını buralardan kovacaksın.Sakın ha! Toprak olmuş vücudumu Fransız ayaklarının bastığı toprağa koymayasın, işte o zaman hakkım helal olmaz sana” dedi.
Zaten Fransızları tekmelemek için bir sebep arayan Mehmet aradığı şeyi bulmuştu.Koymuştu kafasına Fransızlara “Ben sizi dize getiren Kanuni’nin torunuyum” diye haykırmaya. Koymuştur kafasına “Benim ecdadım doğuyu fethettiğinde siz daha kabuğunuzdan çıkamamıştınız” demeye.Bir anda hiddetlendi Koca Mehmet. Ama tıpkı en hızlı dalgasını kıyıya savuran bir denizin sakinleşmesi gibi sakinleşti Koca Mehmet.Düşündü… Anladı ki tekti.Çünkü şimdiye kadar hiç kimseden bir iğne bile istemeyen Koca Mehmet nasıl olurda Antep’li yiğitlerden, canlarını isterdi. Hakkı var mıydı buna? Biraz düşündükten sonra “Evet, canlarını bu toprağa vermek zorundalar.Bu topraklar onlara 700 yıldır ekmek verdi, su verdi.Onları hayatta tuttu.Şimdi borçları ödeme günüdür” dedi.Sonra uyudu ve sabahı bekledi.
Sabah olun köydeki arkadaşlarının arasından dört kişi olarak en ücra köşesine konuşmak için gittiler.Mehmet yanındaki arkadaşlarının bakışlarından cesaret aldı ve onlara;
-“Arkadaşlar,Fransız soysuzları topraklarımızda.Bunu böyle kabullenemeyiz.Sızlatamayız ecdadımızın kemiklerini.Ben şimdi sizden canınızı istiyorum.Biliyorum ki sizde bunu kabullenemiyorsunuz .Çocuklarınız köle olmasını istemiyorsanız ,dünya topluluklarının “Bakın Kanuninin torunları Fransızlara köle olmuş “ denmesini istemiyorsanız canlarınızı vereceksiniz.Yani mecbursunuz.Ne dersiniz benim cesur kardeşlerim? Var mısınız?” dedi.Bu konuşma Mehmet’in arkadaşlarını çok etkiledi.Aralarında biri;
-“Böylesine kutsal bir konu için canını vermeyecek var mı? Canım Antep’imize ,çocuklarımıza,tarihime feda olsun” dedi. Diğerleri de bunu destekledi.Mehmet;
-“O zaman eli silah tutan herkesi akşam saatlerine doğru burada toplayalım.onlara da haber verelim bu haberi. Elbette ki onlarda bizi destekleyeceklerdir” dedi ve dağıldılar.Hepsi köy halkına haber verdi ve akşam saatini beklemeye başladılar.
Akşam olunca köy halkı arasından eli silah tutan herkes belirtilen yerde toplandılar.30-40 kişilik bir insan topluluğu vardı.Mehmet kalabalığın gözündeki inancı görünce ”Tamam” dedi kendi kendine ”oldu bu iş”.Sonra kalabalığa hitaben
-“Antep’imin kahraman halkı.Burada onurunuz için,şerefiniz için toplandık.Yavuz Sultan Selim’in ayaklarının değdiği,Kanuni Sultan Süleyman’ın toprağından istediği Antep topraklarında bu gün Fransız askerleri dolaşıyor.üstelik yapmadık işkence de bırakmadan.Ecladımız bizden bize yakışanı bekler.Antep’i yalnız koyacak değiliz ya.İşte sizden istediğim şey bu dur ki,bu saten sonra onun için,Antep için ölün:ama şu da unutulmamalıdır ki Antep bizden naçizane vücudumuzu istemez.Antep bizden özgürlük ister.Kaldırın artık içinizde uyuyan o asil Osmanlı ruhunu .Sizler Osman’ın torunlarısınız.Dürtün artık o asil ruhu.Şimdi ilk işimiz düşmana Antep’in sahipsiz olmadığını göstermemiz gerek .Düşmana ilk darbeyi cephanelik olarak kullandıkları aşağı köydeki sığınakta vurucağız.bu yüzden evinizde silah niyetine kullanabileceğimiz her şeyi buraya getirmenizi istiyorum.Yarın ilk tokadı atacağız” dedi.Bu sözlerden sonra oradakiler büyük bir heyecanla oradan ayrıldılar ve yarını beklemeye başladılar.
İşte o gün gelmişti.Mehmet sonunda düşmana ilk korkuyu salacaktı.Koca Mehmet kocalığını bir kez daha gösterecekti.Fransız soysuzları,hiçbir tarihi olmayan hakkı olmayan bu topraklarda arkasına bakmadan kaçarken,Mehmet onlara ”Defolun ve bir daha gelmeyin” diye bağıracağı güne bir adım daha yaklaşmıştı.Sonunda köylü halkı silah olarak kullanabilecek her şeyi toplandıkları yere götürdüler.Sadece 3 tane ateşli silahları vardı.Onlarda dede yadigarı doldurma silahlar.Ama Antep halkı düşmanda olmayan ve hiçbir zaman olmayacak bir şeye sahipti.Cesarete…Gözlerindeki ateş,değil Antep’teki düşmanı yakmaya,değil Fransızların hepsini yakmaya,tarihimizdeki bütün düşmanlarımızı yakmaya yeterdi.Çünkü onlar Türk’tü.Hiç de kuru bir anlam taşımayan Türklük.Mehmet bunun bilicindeydi:kendi kendine “Yettim Antep’im .Dayan biraz daha dayan” dedi.Sonra yanına 6 delikanlı aldı ve düşmanın sığınağına doğru yol aldılar.
Mehmet sığınağın tepelerinde arkadaşlarıyla birlikte yerleştiler.Düşman askerleri bu bölgeyi iyi koruyordu.15 kişilik ağır silahlı bir Fransız asker topluluğu bölgeyi koruyordu.15 tane teknoloji yüklü bir insan .Sadece bu kadar.Üzerlerindeki teknoloji bile bizim Anadolu insanının çıplak haliyle baş edemezdi.Mehmet yanındaki 2 arkadaşına ateşli silah vererek onları tepeye yerleştirdi.Onlara ”Biz aşağıda ölsek bile sakın aşağıya gelmeyin .Sizinde bizimle bize bir yarar sağlamaz.Kurtuluş için yeni önderlere ihtiyaç duyulabilir” dedi.Daha sonra yanındaki üç arkadaşın ateşe başlamasıyla çatışma başladı.İlk şoku atlatamayan Fransız askerleri 4 zayiat verdiler.Mehmet öldürdüğü bir askerin silahını alarak kendisine siper edinebileceği bir yere çekildi.Çatışma daha sertleşti.Düşmanın bitmek tükenmek bilmeyen mermisi vardı.Ama geriye 4 kişi kalmışlardı.-Buna karşılık Mehmet’in ve arkadaşlarının da mermileri bitmiş,tepeden gelen ateşte kesilmişti.Artık ilahi bir kudretin işe el koyması gerekiyordu.Çünkü inançları onları Malazgirt’te,Fatih İstanbul’da,Yavuz Sultan Selim tüm doğuda ,Kanuni Avrupa da Atatürk’se Çanakkale de tarih yazamazdı.Öyle de oldu zaten tepeden gelen yüksek bir patlama sesiyle düşman bir an şaşkına döndü ve kaçmaya başladı.Düşman askerleri kaçmıştı.Ama bu seferde o büyük sesle mücadele ediyordu Mehmet ve arkadaşları.Ses çok tizdi ve kulakları tırmalayıcı bir etkisi vardı.İki üç dakika sonra ses etkisini yitirdi.Mehmet ve yanındaki üç arkadaşı birden sesin geldiği yere doğru baktılar.Ses tepeden geliyordu.O müthiş sesin kaynağı tepedeki askerimiz ve onlara yardım eden ilahi kudret.Düşmanın kaçtığını görünce yukarıdaki iki kişi de aşağıya indi.Mehmet “Nerde geldi o ses?” diye sormadan duramadı.Yukarıdaki askerlerin yüzlerinde zaferin vermiş olduğu bir mutluluk vardı.Sonra aralarından biri anlatmaya başladı;
-“Aşağıda sizin zor durumda kaldığınızı gördük.Tam aşağıya size yardıma gelecektik ki senin söylediğin laf geldi aklımıza vazgeçtik bizde.Sonra size nasıl yardım ederiz diye düşünüyorduk ki ayağımı kaldırdığım çalıların arasından bir şey gördüm.Bir mayındı fakat kurulmamıştı.Bende o mayını alıp hazır hale getirdim ve tepedeki sarp kayalıklarının ortasına yerleştirdim.Sonrada onu patlattım.Ses yankı yaptı.Başta ki amacım bölgeye doğru heyelan yaratmaktı.Ama ilahi kudret sizi zarar görmenizi istemedi ve bu sesin meydana gelmesini sağladı herhalde” dedi.
Mehmet yüzünü göğe doğru kaldırdı ve “Şükürler olsun rabbim sana,şükürler olsun.Antepim özgürlüğe bir adım daha yaklaştı senin sayende.Yüzümüzü kara çıkartmadın.Teşekkürler Allah’ım “ dedi.Daha sonra Mehmet ve yanındaki arkadaşları cephaneliği toplayarak geçen sefer toplandıkları yere getirdiler ve sakladılar.
Bu sıcak gelişmeler üzerine Fransız komutanları askerlerine bölgedeki denetimi artırmaları,isyan çıkaranları öldürmeleri gerektiğinin emrini verdi.Zaten bölgede yapmadık işkence Fransız askerleri bölgede yaşlı-genç,kadın-çocuk demeden katliamlarına ve zulümlerine hız verdiler.Mehmet bu zalimliklere gözü yaşlı izliyordu.Tıpkı Antep gibi onunda yüreği kan ağlıyordu.Ama artık bu kanı tamamıyla durdurmanın zamanı gelmişti.Yaraya müdahale şarttı.Yoksa Antep kan kaybından ölecekti.Mehmet bu riski göze alamadı.Antep’i kaybedemezdi.Antep savunmasızdı şimdilik ama Mehmet ve onun gibilerin yardım eliyle kurtuluşa erecekti.Bu yüzden Mehmet biraz daha sabretmek zorundaydı.Bunu o koca yüreğine sığdırmak zorundaydı.Yarasına tuz basmak zor olsa da bunu bir müddet daha yapmak durumundaydı.
Aradan 3 gün geçmişti.Mehmet geçen seferki arkadaşlarından yanına 3 kişi alarak cephaneliği kaçırdıkları yere doğru gittiler.15 kişiye yetecek kadar askeri yığınak vardı.Yani sıradaki hedef artık daha kolay yok edilebilirdi.Bu yüzden şimdiki hedefte büyük olmalıydı.Köklerini kurutmakta kararlıydı Koca Mehmet.Yanındakilere yeni hedeflerinin Fransızların Antepteki bölge karakolu olduğunu söyledi.Yanındakiler başta biraz şaşırdı çünkü düşman askerlerinin en çok bulunduğu yerdi bura.Bunların yanında Fransız generali de buradaydı. İtiraz etmelerinin nedeni korkuları değildi.Neden bu bilgisi düşmandan temizlemek için çok fazla cephane gerekiyordu.Ama Mehmet onlarla aynı görüşte değildi.Onlara:
-Arkadaşlar,görmez misiniz Antebimiz kanlar içinde batmakta,duymazmısınız?Antepin ağlamakta.Siz hala neyi beklersiniz görmüyorsanız görün.Duymuyor duyun.Sevmiyorsanız sevin Antep bize muhtaç.Bu konuşmayla oradakiler daha bi hırslanır .Artık onlarda bitirmişti kafalarında Antepin kurtuluşunu .Gün gelince Antep eski neşesine tekrar kavusacaktır. Tekrar üzerinde sadece ‘ben Türküm’ diyeni barındıracaktır.Anadolu halkına esaret yakışmazdı.O ki Osmanlı Devleti,Kanunileriyle Viyana’nın görkemli kapılarını,yavuzlarıyla Rıdaniye’nin surlarını, Fatih ile bin yıllık bir imparatorluk olan Bizans’ın kalelerini yıkmıştı.Onları kim durdurabilirdi ki.Türk milletinden başka hangi millet düşmanının 2.bir Çin Seddi yaptıracak kadar korkutabilir.Ya da hangi millet o insan üstü yapı olan çin ceddini aşabilir.Onlar böyle bir tarihe sahipken o Fransız karakolunu silahla değil tarih kitaplarıyla yıkardı.Gerekirse aralarından yeni Yavuzlar çıkarıp,karşılarındaki ordulara korkudan savaş alanını dar ederlerdi.Belki ilk bakışta imkansız gibi görünüyordu bu.15 kişilik bir grup nasıl olurda 100 kişiden fazla askerle korunan karakolu basabilirdi.Osmanlıda dokuz on çadırda kurulup Bizansı tarihin derinliklerine gömmüştü.Allah’ın da yardımıyla olurdu bu iş.Koca Mehmet parlayan gözlerini yanındakilere dikti ;
-“Bana on beş yiğit bulun dedi.O karakolu Fransızların başlarına yıkacağız” dedi.Bunun üzerine arkadaşları on beş şehit bulur ve gelir Mehmet’in yanına.Plana göre ani bir baskınla karakol toz duman edilecekti.Mehmet yanındaki tüm arkadaşlarına tek tek silah verdi ve onlara yeterli sayıda mermi verdi.Artık havanın kararması beklenecekti…Sonrada hava kararmıştı.Mehmet arkadaşlarına düşmanın en az olduğu bölgelerden saldırmalarını söyledi.Bu yüzden gizlice karargahın arkasına kaydılar.Mehmet;
-“Benim işaretimle hepiniz bu karakolun üzerindeki Fransız bayrağını indirip, oraya nazlı hilali çivilemek için saldıracağız.yani onurumuz için savaşıp yine onurumuz için öleceğiz.Hadi benim aslanlarım.Soyumuzun Türk olduğunu onlara gösterin” dedi ve işareti verdi.Allah Allah edalarıyla düşmana doğru saldırdılar.Ama düşmanda çok kalabalıktı.Gerçi ok yaydan çıkmış hedefe doğru ilerliyordu.Ama o oku yolda bekleyen şiddetli bir rüzgar vardı.Düşman çok çabuk toparlandı.İlk saldırıyı yedi zayiat vererek püskürttü.Bizden de iki asker şehitlik makamının mutluluğuna ulaşmıştı.Mehmet arkadaşlarının yaralanmasını ve ölümünü gördükçe daha heybetleniyor,düşmanın üstüne daha da gidiyordu.Önüne geleni yıkıp geçiyordu.Ama nereye kadar rüzgar okun yönünü değiştirmişti.Mehmet artık aldığı darbeler ve yaralarla yüzünden ayakta zor duruyordu.Arkadaşlarının hali de ondan farklı değildi.Mehmet son bir hamleyle iki düşmanı daha öldürdü ve kalbinin tam ortasına hediye olarak kabul ettiği bir kurşunla şehitlik mertebesine ulaştı.Fazla sürmeden yanındaki arkadaşları da şehit oldu.Ama yüz kişilik düşmandan geriye sadece iki komutan yirmi üç kişi kalmıştı.Yani bu insan üstü bir şeydi.Olayın sabahı haber tüm Antep’e yayıldı.Haber herkesi çok üzdü.Ama bir yandan Antep’in kurtuluşuna önderlik yaptı.İnsanlarda ki özgürlük ateşi canlandı.Nitekim 25 Aralık 1921’de Antep düşman işgalinden kurtuldu.Şimdi sonsuza dek Türk toprağı olmanın verdiği gururla dünya üzerindedir.

SONER KARAHAN

(Arkadaşlar bu hikayeyi ben yazdım…görüşlerinizi bekliyorum…şimdiden teşekkürler)

Haziran 7th, 2008 at 04:06

Bu sayfa için yorum yazın

Yorum yapabilmek için önce ÜYE olmalısınız eğer üye iseniz Giriş yapmalısınız.

Son Eklenen Yazarlar

  • Kpss Önlisans
  • Necip Fazıl Kısakürek
  • Kaygusuz Abdal
  • Osman Cemal Kaygılı
  • Katibi
  • Katip Çelebi
  • Kaşgarlı Mahmut
  • Refik Halit Karay
  • YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
  • ESAT M. KARAKURT
  • Sezai Karakoç
  • Ertuğrul Karakoç
  • BAHATTİN KARAKOÇ
  • ABDURRAHİM KARAKOÇ
  • MUSTAFA NECATİ KARAER

Diğer Bilgiler

  • Atatürk Köşesi
  • Atasözleri
  • Atasözleri Sözlüğü
  • Deyimler
  • İlginç Bilgiler
  • Şaşırtıcı Yasaklar
  • Dünyanın Yedi Harikası
  • Dünyanın Enleri
  • Ağıtlar
  • Bağlama Kültürü
  • Bilimadamları ve Buluşları
  • İcatlar

Amatör Şairler

  • Tugay Demirkaya

Bağlantılar

Türk Dili

  • Dilimizi Koruyalım
  • Sözlükler
  • Dilbilim Makaleleri
  • Türk Dili Makaleleri
  • Tarihten Geleceğe Türk Dili

Edebiyat

  • Halk Edebiyatı
  • Divan Edebiyatı
  • Edebiyat Terimleri Sözlüğü
  • Söz Sanatları
  • Edebi Akımlar
  • Uyak (Kafiye) Çeşitleri
  • Düzyazı Türleri
  • Şiir Türleri
  • Roman
  • Tiyatro
  • Batı Edebiyatı
  • Öykü (Hikaye)
  • Halk Edebiyatı Makaleleri
  • Hece Ölçüsü
  • Aruz Ölçüsü
  • Nazım Biçimleri
  • Şiir İnceleme Planı
  • Roman İnceleme Planı
  • Roman Özetleri
  • Dönemlere Göre Nesir
  • İlköğretim Yüz Temel Eser
  • Lise Yüz Temel Eser
  • Edebiyat Ödülleri
  • Edebiyatçıların Lakapları
  • Biyografiler
  • Edebiyatçılar Nasıl Yazıyor?
  • Edebiyatımızda Dergiler
  • Dini Hikayeler
  • Destanlar

Konu Anlatımları

  • Türkçe Konu Anlatımları
  • Edebiyat Konu Anlatımı
  • Türkçe Anlatım Sunumları
  • Kelimede Anlam
  • Anlatım Bozukluğu
  • Yazım Kuralları
  • Noktalama İşaretleri
  • Ses Bilgisi

Genel Eğitim

  • Eğitim Sunuları
  • Öğretmen Formları
  • Zeka Nedir
  • IQ Nasıl Ölçülür
  • Zeka Testi
  • Öğrenme Kuramı
  • Çoklu Zeka Kuramı

Edebi Eğlence

  • Slaytlar
  • Sesli Şiirler
  • Flash Şiirler
  • Maniler
  • Ninniler
  • Bilmeceler
  • Fon Müzikleri
  • Hacivat ile Karagöz Oyunları

Eğlence

  • Televizyon İzle
  • Bir Nisan Şakası
  • Marşlar
  • Dost Kazanma Sanatı
  • Dudaktan Kalbe Dizisi
  • Özlü Sözler
  • Aşk Mesajları
  • Bayram Mesajları
  • Kandil Mesajları
  • Nefret Mesajları
  • Etkileyici Sözler
  • Burçlar

Kaliteli Siteler

  • Edebiyat Öğretmeni
  • ForumLopedi
  • Gazete
  • Mesajlar
  • Öğretmenler
  • ÖSS KPSS
  • Oyunlar
  • Rüya Tabirleri
  • Rüya Tabirleri
  • Sağlık
  • Sizin Siteniz

Edebiyat Eğitim Yemek Tarifleri Ansiklopedi Mirc Msn Nickleri Oteller Etiketler Burçlar Weblopedi Eğitim Sağlık Sağlık Eğitim Botav Sağlık Sağlık Gebelik Bilim ve Teknoloji Bilim ve Teknoloji XML Sitemap Domain Copyright © 2005 - Gramerimiz.Com - WordPress üzerine kurulmuştur.