|
|
|
www.gramerimiz.com
Son Sürat Dolaşın İnternette...!
A
B
C
Ç
D
E
F
G
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
Ö
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Bu sayfayı Sık Kullanılanlara Ekle
Deyimler
D
Dağa çıkmak: Hükümete, kanunlara karşı gelerek dağlara çekilmek,
buralarda eşkıyalık etmek."Düğünü basanlar dağa çıkmışlar."
Dağa kaldırmak: Herhangi bir sebepten ötürü birini zorla dağa
veya ıssız bir yere götürüp orada alıkoymak."Eşkıyalar, karakol
komutanının oğlunu dağa kaldırmışlar; ne istedikleri henüz belli değil."
Dağarcığına atmak: Yeni bilgilerini, eski bilgilerine katmak;
yeni bilgileri zihnine yerleştirmek."Öğrendiği her yeni bilgiyi
dağarcığına atmayı ihmal etmedi."
Dağdan gelip bağdakini kovmak: Daha sonradan geldiği bir yere ya
da karıştığı bir işte eskiden beri bulunan bir kişinin yerini almaya
çalışmak."Şu densize bak hele, dağdan gelip bağdakini kovuyor!"
Dağ doğura doğura fare doğurdu: Önemli gibi görünen şeylerden
önemsiz bir sonuç çıkması durumunda söylenir.
Dağlara düşmek: Sıkıntı, üzüntü sebebiyle insanlardan kaçıp ıssız
yerlerde yaşar olmak."Annesinin ölümünden sonra dağlara düştü."
Dağları devirmek: Çok büyük güçlüklerin altından kalkmak, ağır
işleri başarmak."O, dağları devirir bir adamdır."
Dalavere çevirmek: Yalan, dolan ve hile ile kötü bir iş yapmak;
düzen kurarak gizlice başkasını aldatmak."Yine bir dalavere çevirmesin
bu adam!"
Dal budak salmak: 1. Karmaşık biçimde yayılıp genişlemek. 2. Soy
ya da dostluk yönünden genişleyip yayılmak."Bu mesele daha fazla dal
budak salmadan hemen halledilmeli."
Daldan dala konmak: Çok sık, düşünce ya da konu
değiştirmek."Daldan dala konmayı bırak da bir işe sarıl artık."
Dalına basmak: Hiç hoşlanmadığı şeyleri yaparak birisini
öfkelendirmek."Dalıma basıp da beni çileden çıkarma lütfen!"
Dallanıp budaklanmak: Genişleyip yayılmak, gittikçe büyüyerek
karışık bir durum almak."İşi dallandırıp budaklandırmada üstüne yok
hani!"
Damdan düşer gibi: Aniden, yersiz olarak (söz söylemek)."Damdan
düşer gibi söz söyleyince ortalık birbirine girdi."
Damgasını vurmak: Biri hakkında kötü bir yargıya
varmak."Allah`tan korkmazsan ona hırsızlık damgasını vur da rezil
olsun."
Damokles`in kılıcı: Kişiyi korku ve baskı altında tutan büyük
ceza tehdidi."Damokles`in kılıcı gibi başımda dikilip durma öyle!"
Dananın kuyruğu kopmak: Olay patlak vermek, beklenen ve korkulan
sonucun gerçekleşmesi."Dananın kuyruğu bu gece kopacak, inşallah hayır
demezler."
Danışıklı dövüş: Şike; önceden aralarında bir anlaşma olduğu
hâlde, sanki böyle bir anlaşma yokmuş gibi davranarak başkalarını
aldatmak."Danışıklı dövüş insanların mertlik anlayışını tamamen
öldürdü."
Dara düşmek: 1. Paraca sıkıntıya uğramak. 2. Sıkıntılı, tehlikeli
bir durumla karşılaşmak."İyice dara düştük, geçinmekte güçlük
çekiyoruz."
Dara getirmek: Aceleye getirmek, gerektiği gibi zaman ayıramamak."Biraz
erken kalkalım da dara getirmeden yapalım işi, güzel olsun."
Dar boğaz: Sıkıntılar ve güçlükler içinde geçirilen, geçici kabul edilip
sonunda ferahlık umulan durum."Evel Allah bu dar boğazı da aşacağız."
Dar hayat: Sıkıntılar, güçlükler, zorluklar içinde sürdürülen
hayat.
Darda kalmak: 1. Zor duruma düşmek. 2. Paraca sıkıntı
çekmek."Öğretmeninin karşısında darda kalmak istemeyen Ahmet, ödevini
yapmayı hiç ihmal etmezdi."
Dar gelirli: Geçim sıkıntısı çeken, kazancı normal olarak
geçimini sağlamaya yetmeyen."Dar gelirli ailelerin çocuklarının çoğu
okulu yarıda bırakmak zorunda kalıyorlar."
Darısı (dostlar) başına: "Kavuştuğum başarı ve mutluluğa tüm
dostlarımın da kavuşmasını isterim" anlamında kullanılır.
Dar kafalı: Anlayışı, kavrayışı az; yeniliklere açık olmayan."Dar kafalı
insanlarla anlaşmak oldukça zordur."
Davul çalmak: Bir şeyi herkesin duyabileceği biçimde ortalığa
yaymak."Davul çalıp bizi elâleme rezil etti."
Defe (tefe) koymak: Dedikodusunu yapmak, kınayan bir dille
başkalarına anlatmak, alaya almak."Sakın söyleme, yoksa bizi defe
koyarlar."
Defterden silmek: İlişkisini kesmek, yok saymak, adını anmaz
olmak, unutmak."Ali`yi defterden iyice sildim."
Defteri dürülmek: 1. İşine son verilerek bir yerden
uzaklaştırılmak. 2. Ölmek ya da öldürülmek."Onun da defterini dürecekler
yakında.
Defteri kapamak: İlgiyi kesmek, uğraşmaz olmak, söz konusu işi
yapmaz olmak. "O defteri kapadık biz, artık soru sormayın.
Deli divane olmak: Bir şeyi, bir kimseyi aşırı derecede sevmek,
ona tutkun olmak."Delikanlı o kız için deli divane oluyordu."
Deli fişek: Atak, delişmen, delice işler yapan, şımarık."Bırak
artık şu deli fişek adamla arkadaşlık etmeyi."
Deliksiz uyku: Hiç uyanmadan, çok rahat, uzun süre uyunulan
uyku."Bu gece deliksiz bir uyku çekip yorgunluğumu atmak istiyorum."
Demir atmak: 1. Çapasını denize atmak. 2. Bir yerde uzun süre
kalmak."Gemiler fırtına başlayınca koya girip demir attılar."
Dem tutmak: Bir çalgıya, bir başka çalgı veya sesle eşlik etmek.
Denizden çıkmış balığa dönmek: Yeni bir işe, ortama, duruma
alışmakta zorluk çekmek."Eski işinden ayrılıp, yeni işine başlayınca
denizden çıkmış balığa dönmüştü."
Derdine düşmek: Yapılması gereken bir şeyi gerçekleştirmenin
yollarını aramak."Sana ne ki o işin derdine düştün?"
Dert ortağı: 1. Aynı derdin, sıkıntının içinde bulunanlardan her
biri. 2. Bir kimsenin derdini paylaştığı, anlattığı yakın dostu."Onlar
yıllar yılı birbirlerinin dert ortağı olarak yaşamışlardı."
Destan olmak: Yaptığı (kötü) bir işten dolayı şöhreti
yayılmak."Karısına bağırdı diye annesini kapıya attı, bütün civar
köylere destan oldu."
Devede kulak: Bütüne göre çok ufak bir parça."Onun yaptığı iş
devede kulak kalır."
Deve kini: Bitmeyen, geçmeyen, unutulmayan büyük kin."Tam
anlamıyla bir deve kini besliyordu komşusuna karşı."
Deveye hendek atlatmak: Birisine yapılması çok zor, hemen hemen
yapamayacağı bir işi yaptırmaya çalışmak."Senin yaptığın deveye hendek
atlatmak, bırak şu garibin yakasını."
Devlet kuşu: Umulmadık, iyi talih; zenginlik, mutluluk getiren
talih.
Dışı eli (seni) yakar, içi beni: "Dıştan görünüşü, herkesi
imrendirecek kadar güzel ama içyüzü elverişsiz, kötü, sahibini üzücü"
anlamında kullanılır."Ah bir bilseler işin iç yüzünü, dışı eli yakar,
içi beni."
Diken üstünde oturmak: Bir yerde tedirginlik duymak, her an
kalkmak durumunu belirtir olmak, huzursuz olmak."İnan, diken üstünde
oturuyorum şurada."
Dikine gitmek: İnatçılık etmek, bildiğini yapmaya çalışmak,
kimsenin uyarısına kulak asmamak."Biraz daha dikine giderse başına büyük
bir belâ gelecek bu çocuğun."
Dikiş tutturamamak: Bir yerde, bir işte bir sebepten ötürü başarı
sağlayamayıp uzun süre kalmamak."Bir şeyde dikiş tutturamadı, şimdi
boşta gezip duruyor."
Dikiz etmek: Bir yeri, olayı, birinin hareketlerini gizlice ve
gözünü ayırmadan dikkatlice izlemek.
Dilden dile dolaşmak: Her yerde, pek çok kimse tarafından bahis
konusu olmak."Ata sözleri dilden dile dolaşarak günümüze kadar geldi."
Dil dökmek: Kandırmak, inandırmak ya da yararlanmak için tatlı
sözler söylemek."Peşine düşen çocuğu ne kadar dil döktüyse de evde
kalmaya razı edemedi."
Dil ebesi: Çok fazla ve esprili konuşan."Dil ebesi bir adam o,
sen onunla başa çıkamazsın."
Dile (dillere) düşmek: Hakkında dedikodu yapılmak."Allah kimseyi
dile düşürmesin, kadıncağız sokağa çıkamaz oldu."
Dile gelmek: 1. Konuşma yeteneği yokken konuşmak, dillenmek. 2.
Dile düşmek."Dile geldi dağlar, avuttu onu!"
Dile getirmek: 1. Bir meseleyi belirtmek, ortaya atmak, anlatmak,
açıklamak. 2. Birini konuşturmak."Hiç umulmadık bir anda konuyu dile
getirdi, hepimizin anlamasını sağladı."
Dile kolay: Söylenmesi kolay ama yapılması ortaya konması ya da
katlanılması çok güç."Evet, dile kolay, haydi yap da görelim."
Dili açılmak: Herhangi bir sebepten dolayı konuşamayan kimse, birden
konuşmaya başlamış olmak."Dili açıldı çok şükür!"
Dili dolaşmak: Heyecan, korku ya da bir hastalık sebebiyle
söyleyeceğini şaşırmak, karıştırmak, açık olarak ifade
edememek."Babasını aniden karşısında görünce dili dolaştı, kekelemeye
başladı."
Dili dönmemek: 1. Bir sözü doğru ve düzgün söylemeyi becerememek,
yanlışsız konuşamamak. 2. Amacını iyi anlatamamak."İnşaallah dilim
dönmeden meseleyi anlatır da kurtulurum ondan."
Dilinden kurtulamamak: Yaptığı bir kabahatten ötürü sürekli
olarak, bir kimsenin sitem, eleştiri ve sataşmalarına uğramak."Ne
yapmalıyım da dilinden kurtulmalıyım onun?"
Dilinde tüy bitmek: Sık sık söylemekten bıkmak, usanmak."Size
söyleye söyleye dilimde tüy bitti."
Diline dolamak: 1. Bir kimsenin dedikodusunu yapmak, kötü
tarafını her yerde söylemek. 2. Bir şeyi her fırsatta söyler olmak.
Dilinin altında bir şey olmak: Bir kimsenin sözlerinden açıkça
söylemediği bir şeyler olduğu anlaşılmak."Dilinin altında bir şey
olduğunu biliyorum ama bir türlü söyletemiyorum."
Dilinin ucuna gelmek: 1. Tam söyleyecekken vazgeçip söylememek.
2. Hatırladığı şeyi söyleyecekken yine unutuvermek."Dilinin ucuna geldi
ama utandığı için söyleyemedi."
Dilini tutmak: Sonunu düşünerek gelişigüzel konuşmaktan sakınmak,
ölçülü konuşmak, rast gele konuşmamak."Dilini tutmasını bilmeyenlerin
başına neler geldiğini sana söylemediler mi?"
Dilini yutmak: Büyük bir korku, şaşkınlık ya da sevinç karşısında
konuşamaz hâle gelmek."Korkudan neredeyse dilini yutacaktı."
Dilin kemiği yok ya!: 1. Önceden söylediği sözü başka biçimlere
sokarak inkâr etmek. 2. İnsan konuşurken bazı hatalar yapabilir, doğru
ve yanlış her şeyi söyleyebilir.
Dili olsa da söylese: "Cansız nesneler, hayvanlar konuşabilseler,
bazı olaylara tanıklık edebilseler ne iyi olurdu" anlamında kullanılır.
Dili tutulmak: Herhangi bir sebepten ötürü söz söyleyemez duruma
gelmek."Sevinçten dili tutuldu bizim kızın."
Dili uzun: İncitici, kırıcı sözler söyleyen, saygısız kimse."O
uzun dilini bana kestirmeden çek içeri!"
Dili varmamak: Bir sözü söylemeye gönlü razı olmamak."Sana git
demeye dilim varır mı sanıyorsun?"
Dillerde dolaşmak: Her yerde kendisinden, ondan söz
edilmek."Cephede gösterdiği yararlılıklardan sonra adı dillerde dolaşır
oldu."
Dillere destan olmak: Bir olay veya nitelik halk arasında
yayılmak."Ona öyle bir oyun oynayacağım ki dillere destan olacak!"
Diline pelesenk etmek: Bir sözü her zaman, yerli yersiz
tekrarlamak."Şey sözünü diline pelesenk etmişsin, her cümlenin başında
kullanıyorsun."
Dil uzatmak: Bir kimse veya bir şey için kötü söz söylemek."Ben
öğretmenime dil uzattıracak adam değilim."
Dil yarası: Acı, ağır ve kötü sözün gönülde bıraktığı
kırgınlık."Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez demişler."
Dimyat`a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak: Daha iyisini
elde etmek uğruna çalışırken elindekilerini de yitirmek."Gel şu işten
vazgeç, Dimyat`a pirince giderken evdeki bulgurdan da olma."
Dinden imandan çıkmak: Çok sinirlenmek, öfkelenmek, kızgınlık
duymak."İnsanı dinden imandan çıkarıyorsun, yapma şu hareketleri!"
Dinden imandan olmak: Dinî inancını yitirmek, mürtet olmak.
Dini bir uğruna: Müslümanlık davası yoluna (iş yapmak).
Dini bütün: Dinin emirlerini eksiksiz yerine getirmeye çalışan,
inancı sağlam olan, dinine çok bağlı."Her Müslüman dini bütün olmak
zorundadır."
Dipsiz kile boş ambar: Para, mal tutamayanın durumunu ya da
verimsiz, sonuçsuz bir işi anlatmak için kullanılır."Memurların işi tam
anlamıyla dipsiz kile boş ambar, sıfıra sıfır elde var sıfır."
Dirlik düzenlik: Bir arada yaşayan, çalışan kimseler arasında iyi
geçim, güven, sevgi ve anlaşma hâli."Bir aileye önce dirlik ve düzenlik
gereklidir."
Dirsek çevirmek: Daha önce birlikte iş yaptığı, anlaştığı
kimseden, artık ihtiyaç duymadığı için yüz çevirmek; bir kimseyi
kendinden uzaklaştıracak davranışlarda bulunmak."Onun da dirsek
çevireceğini hiç beklemezdim."
Dirsek çürütmek: Okumak, öğrenim görmek için uzun yıllar
çalışmak."Desene boşuna dirsek çürütmüşsün."
Diş bilemek: Öç almak, kötülük yapmak için fırsat kollamak;
öfkesini gösterir durum almak."Bana diş bilediği bakışlarından belli."
Dişe dokunur: Hatırı sayılır, işe yarar, belirtilmeye değer,
önemli."Dişe dokunur bir iş yapmışsın, aferin çocuğum."
Diş geçirememek: Etkisiz kalmak, güç yetirememek, hükmünü yürütüp
sözünü dinletememek."Bir çocuğa diş geçiremiyorsun, ne biçim annesin
sen!"
Diş gıcırdatmak: Kızgınlığını, öfkesini kimi davranışlarıyla belli
etmek."Dediğini yaptıramayınca dişlerini gıcırdatmaya başladı."
Diş göstermek: Güçlü olduğunu, kendine güvendiğini,
saldırabileceğini davranışlarıyla belli etmek; tehdit etmek."Biraz diş
göstersen hemen yola geleceklerdir."
Dişinden tırnağından artırmak: Yiyeceğinden, içeceğinden vb.
ihtiyaçlarından keserek zorla biriktirmek."Seni, dişimden tırnağımdan
artırdığım parayla okuttum!"
Dişine göre: Yapabileceği, gücünün yeteceği, becerebileceği,
uygun bir durumda."Tam da dişime göre, onu yenebilirim."
Dişini sıkmak: Darlığa, sıkıntıya dayanmak; her türlü zorluğa
katlanmak."Biraz daha dişini sıkmalısın, inşallah yakında rahata
kavuşacağız."
Dişini tırnağına takmak: Çok büyük zorluklara, sıkıntılara,
darlıklara katlanarak bütün gücünü kullanıp çalışmak."Biz bu evi
dişimizi tırnağımıza takarak yaptık, yıkmalarına izin vermeyeceğim!"
Diş kirası: 1. Eskiden sarayda ya da konaklarda zenginlerin
iftara çağırdıkları yoksullara verdikleri armağan veya para. 2.
Harcadığı emek dışında bir kimsenin fazladan sağladığı çıkar.
Dişinin kovuğuna bile gitmemek: Çok az gelmek (yiyecekler
için)."Açlıktan kırılıyorduk, önümüzdeki yiyecekler dişimizin kovuğuna
bile gitmeyecek kadardı."
Diz boyu: Dize kadar (yükseklik veya alçaklık için)."Çukuru diz
boyu kazmışlardı."
Diz çökmek: 1. Dizini yere koyarak oturmak. 2. Teslim
olmak."Düşman askerleri önümüzde diz çökmüşlerdi."
Dize gelmek: Teslim olmak, boyun eğmek, yenilmek, güçlünün
buyruğunu kabullenmek."Bizim kitabımızda dize gelmek yoktur!"
Dize getirmek: Kendisine karşı geleni alt ederek buyruğunu dinler
duruma getirmek, boyun eğdirmek."İki saatte düşmanı dize getirebiliriz."
Dizgini (dizginleri) ele almak: Yönetimi ele geçirmek, işi
kendisi yönetmeye başlamak."Dizginleri ele almazsak fabrika kargaşa
içinde boğulup kalacak, üretim yapılamayacak."
Dizginleri salıvermek: Başıboş bırakmak, sıkı tuttuğu yönetimi
gevşetmek."Yönetim, dizginleri salıverince insanlar rahat bir nefes
aldılar."
Dizini dövmek: Çok pişman olmak."Çocuklarını küçük yaşta
eğitmezsen sonradan dizini döversin."
Dizinin (dizlerinin) bağı çözülmek: Korkudan, heyecandan,
yorgunluktan ayakta duramayacak hâle gelmek."Yokuşu çıktım ama
dizlerimin de bağı çözüldü."
Dizlerine kapanmak: Yalvarmak, kendini küçük düşürecek kadar çok
yalvarmak, başını dizlerinin üzerine koymak."Göreceksin, günün birinde
dizlerine kapanacak babasının."
Dobra dobra söylemek: Hiçbir şeyden çekinmeden, sözü eğip
bükmeden, dosdoğru, açık açık konuşmak."Dobra dobra konuşan insanları
severim."
Doğmamış çocuğa don biçmek: Henüz ele geçmemiş bir şey,
gerçekleşmesi kesin olarak bilinmeyen bir durum için hazırlık yapmak.
Dokuz doğurmak: 1. Bir işi güçlükle ve sıkıntı içinde sonuca
ulaştırmak. 2. Merakla, heyecanla, sabırsızlıkla, sıkıntı çekerek
beklemek."İşe geç kalmıştı, yeni araba gelinceye kadar dokuz doğurdu."
Dokuz köyden kovulmuş: Geçimsizliği, hatalı davranışları yüzünden
birçok yerden atılmış kimse.
Dolap çevirmek: Hile, düzen ve dalavere ile iş yapmak."Yine ne
dolap çeviriyor acaba?"
Dolma yutmak: Kanıp aldanmak."Ona dolma yutturacağını hiç
sanmam!"
Dolu dizgin: 1. Son hızla (süvari ve at arabası için). 2. Önüne
geçilemeyecek biçimde, çok fazla olarak."Kinlerimizi dolu dizgin
salıverdik düşmanın üstüne."
Doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı: İçinden çıkılamayan güç bir
durum karşısında söylenir. "Her yolu denedim, çözüm yolu bulamadım"
anlamına gelir.
Domuzdan kıl çekmek: Sevilmeyen, eli sıkı olan, cimri bir
kimseden bir şey alabilmek."Domuzdan bir kıl koparmak kârdır."
Don gömlek: Çıplak, üzerinde sadece don ve gömlek var denilecek
kadar soyunmuş hâlde."Adamı, don gömlek kalacak kadar soydular."
Dostlar alışverişte görsün: Gösteriş olsun; amaç iş yapıyor
görünmek, iş yapmak değil."Güya çalışıyor, dostlar alışverişte görsün!"
Dökülüp saçılmak: 1. Bir şey uğruna fazla para harcamak, masraf
etmek. 2. Soyunmak, çok açık giyinmek."Düğün yapıyorum diye sakın
dökülüp saçılma, yoksa kendini toplayamazsın."
Dört ayak üstüne düşmek: Tehlikeli bir durumdan hiç zarar
görmeden kurtulmak."Nasıl oluyor da, bu adam hep dört ayak üstüne
düşüyor?"
Dört başı mamur: Her yanı bakımlı, elverişli, güzel, tam
istenildiği gibi."Alırsam dört başı mamur bir ev alacağım."
Dört dönmek: Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş, şaşkınlık
içinde sağa sola koşmak, çare aramak."Kadıncağız haberi alır almaz
odanın içinde dört dönmeye başladı."
Dört elle sarılmak: Yapacağı işe büyük bir önem verip özen
göstererek girişmek."Başarılı olmak mı istiyorsun, dört elle sarıl
işine!"
Dört gözle beklemek: Özleyerek, çok isteyerek, büyük bir
sabırsızlıkla beklemek."Annemin yolunu dört gözle beklemeye başladım."
Dudak bükmek: Umursamamak, beğenmemek, küçümsemek."Yeni alınan
elbiseye şöyle bir dudak büküp geçti."
Dudak ısırmak: Hayret etmek, şaşırmak."Beni karşısında görünce
dudağını ısıracak eminim."
Dudak ısırtmak: 1. Hayran bırakmak. 2. Şaşkınlığa, hayrete
düşürmek."Yazdığı son kitabıyla dudak ısırttı herkese."
Duman attırmak: Geride bırakmak, zor duruma düşürmek, birini
yıldırmak."Silâhını çeken komutan etrafa duman attırmaya başladı."
Duman etmek: Bozmak, ortalığı dağıtmak, yok etmek; yenmek, birine
karşı başarı sağlamak."Askerler ortalığı toz duman ettiler."
Dumanı üstünde: 1. Çok taze (sebze ve meyve için). 2. Çok yeni,
üzerinden zaman geçmemiş."Şu elmalara bak, daha dumanı üstünde
bunların."
Duman olmak: 1. Ortadan kaybolmak. 2. Durumu, düzeni, işi
bozulmak. Kötü olmak."Çabuk duman ol buradan, gözüm görmesin seni!"
Durduğu yerde: 1. Hiç gereği yokken. 2. Kolaylıkla, hiç emek ve
çaba harcamadan."Adam durduğu yerde para kazanıyor, anlamadım bu işi!"
Durup dinlenmeden: Sürekli olarak, ara vermeden, arka
arkaya."Yıllar yılı durup dinlenmeden çalıştım sizin için."
Durup dururken: 1. Birden bire, ansızın. 2. Hiç gereği veya
sebebi yokken."Durup dururken bir tokat attı arkadaşına."
Dut yemiş bülbüle dönmek: Susmak; konuşkanlığını, sevincini,
neşesini yitirmek; sesi çıkmaz olmak."Onu dut yemiş bülbüle döndürmezsem
bana da Hasan demesinler!"
Düğüm noktası: Bir meselenin sonuçlandırılması için çözülmesi,
açıklığa kavuşturulması gereken en güç yanı."Biz işin daha düğüm
noktasını tespit etmiş değiliz ki!"
Düğün bayram etmek: Çok sevinç duymak, topluca neşeli bir duruma
kavuşmak."Ağabeyim savaştan sağ salim dönünce ailece bayram ettik."
Düğün evi gibi: Çok kalabalık ve telâşlı görülen yer."Hayrola,
dün akşam sizin sokak düğün evi gibiymiş!"
Dümen çevirmek: Düzen kurup, hileli iş yapmak."Yine ne dümen
çeviriyorsunuz siz?"
Dümen kırmak: Yön değiştirmek.
Dümen suyunda gitmek: Birine bağımlı olmak, birinin tuttuğu yolu
izlemek, hemen her şeyde ona uyarak onun istediğini yapmak."Başkasının
dümen suyundan gidenler kişiliklerini bulamazlar."
Dünkü çocuk: Deneyimi az, toy acemi."Dünkü çocukların aklına
ihtiyacım yok benim."
Dünya başına yıkılmak: Dara düşmek, felâkete uğramak, umutlarını
yitirmek, çok üzülüp acı çekmek."Trafik kazasında kocasını ve iki
çocuğunu kaybeden kadının dünyası başına yıkılmıştı."
Dünya bir araya gelse: "Bütün insanlar engel olmaya kalksa bile,
asla, hiçbir zaman, kim ne derse desin" anlamında, yine bildiğini yapma
durumu için kullanılır."Dünya bir araya gelse de ben o adamla barışmam."
Dünyadan elini eteğini çekmek: Bir kenara çekilip toplum ile
ilişkisini kesmek, toplumun yaşayışına karışmaz olmak, daha çok ibadetle
meşgul olmak ve dünya işleriyle ilgilenmez olmak."Bizim komşu her
nedense dünyadan elini eteğini çekti, görünmez oldu sanki."
Dünyadan haberi olmamak: Çevresinden, çağından ve çağının
getirdiklerinden, zamanında yaşanan hayattan haberli olmamak."Sen
dünyadan haberi olmayan bir adamsın, ne anlarsın bu işten, lütfen
karışma!"
Dünya gözü ile: Ölmeden önce, yaşarken."Dünya gözü ile
Almanya`daki kardeşimi bir daha görsem."
Dünyalar onun olmak: Oldukça çok sevinmek."Babası istediği
oyuncağı getirince dünyalar onun oldu sanki."
Dünyanın kaç bucak olduğunu anlamak: Dünyada insanın başına neler
gelebileceğini öğrenmek, zorluklarla karşılaşmak, tecrübe
kazanmak."Elbet sen de bir gün dünyanın kaç bucak olduğunu
anlayacaksın."
Dünyanın öbür ucu: Çok uzak yer."Ali de dünyanın öbür ucunda
oturuyor."
Dünya yıkılsa umurunda değil: Hiçbir şeyle ilgilenmemek, umursuz
olmak, sorumluluk duymamak."Sakın `dünya yıkılsa umurumda değil` deme
bana."
Dünyayı toz pembe görmek: İyimser olmak, üzücü durumlara bile iyi
gözle bakmak."Bırak artık şu dünyayı toz pembe görmeyi, aç gözlerini!"
Düşe kalka: 1. İşi kimi zaman iyi, kimi zaman kötü olarak
güçlükle, uğraşa uğraşa (yapmak). 2. Biriyle yakın ilişki kurarak."Sokak
serserileriyle düşe kalka iyice bozuldu, sapıttı."
Düşeş atmak: Umulmadık bir başarı kazanmak."Düşeş attı bizim
oğlan, şimdi yanına da yaklaştırmaz kimseyi."
Düşman çatlatmak: Nisbet yapmak, iyi durum ve başarılarıyla
düşmanı kızdırmak ve kıskandırmak."Düşman çatlatmakta da üstüne yok
senin!"
Düşman kesilmek: Düşman olmak, düşman gibi görünüp tavır
almak."Yalnız benim değil, bütün ailenin düşmanı kesilmişti."
Düşünüp taşınmak: Bir meseleyi enine boyuna tartmak, konuyu bütün
yönleriyle incelemek, iyice düşünüp ona göre davranmak."Acele etme,
düşünüp taşın öyle karar ver."
Düşüp kalkmak: 1. Yakın arkadaşlık etmek. 2. Yasa ve gelenek dışı
kadın ve erkekle birlikte yaşamak veya sık sık bir araya gelmek."Seni bu
hâle getirenler düşüp kalktığın arkadaşlarındır. Hâlâ anlamadın mı?"
Düttürü Leylâ: Gülünç, tuhaf, daracık ve kısacık giyinmiş
kadın."Sana hiç yakışmamış, düttürü Leylâ gibi olmuşsun."
A
B
C
Ç
D
E
F
G
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
Ö
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
|