|
|
|
www.gramerimiz.com
Son Sürat Dolaşın İnternette...!
A
B
C
Ç
D
E
F
G
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
Ö
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Bu sayfayı Sık Kullanılanlara Ekle
Deyimler
G
Gafil avlanmak: Hiç beklenmedik bir sırada yakalanmak, habersiz ve
hazırlıksız olduğu sırada zor duruma düşürülmek."Ben gafil avlanacak bir
insan değildim ama oldu bir kere."
Gaflet basmak: Uykusu gelmek."Siz konuşurken beni bir gaflet
bastı ki hiç sorma, sizin konuştuklarınızı anladım diyemem."
Gam yememek: Kaygılanmamak, tasa etmemek, üzülmemek."Seni bir kez
daha gördüm ya, artık gam yemem."
Gani gönüllü: Cömert, eli bol, vermekten kaçınmayan."Gani gönüllü
insanlara artık günümüzde pek rastlanmıyor."
Gâvur etmek: Boşuna harcamak, işe yaramaz duruma getirmek,
yerinde harcamamak."Onca parayı bu eve verip gâvur etti."
Gâvur inadı: Yok edilemeyen, önüne geçilemeyen, yumuşatılamayan
inat."Adamın yine gâvur inadı tuttu, gelmem deyip duruyor."
Gazel okumak: 1. Gazel söylemek. 2. Kandırmak ve oyalamak için
boş sözler söylemek."Boşuna gazel okuma, kandıramazsın beni!"
Gece kuşu: Geceleri gezip dolaşan, bunu huy edinen kimse."Bizim
oğlan iyice gece kuşu oldu."
Geceyi gündüze katmak: Ara vermeden, devamlı çalışmak; büyük çaba
göstermek."Geceyi gündüze katıp çalıştık ve bu evi yaptık."
Geçer akçe: Herkesçe aranılan, beğenilen, değerli
(şey)."Elimizdeki tek geçer akçemiz şu arabadır."
Geçimini sağlamak: Yaşamak için gerekli olanı elde
etmek."Geçimini sağlamak için hemen her yola başvurdu."
Geçmişini karıştırmak: Birinin ölmüşlerini yermek veya onlara
sövmek.
Geçti Bor`un pazarı (sür eşeğini Niğde`ye): "İş işten geçti artık,
fırsatı kaçırdın" anlamında kullanılır.
Gel gelelim: "Fakat, ama, ancak" ve "Ne çare ki.." anlamlarında
kullanılır."Gel gelelim onlara, daha teklifimizi kabul etmediler."
Gelip çatmak: Vakti gelmek, kaçınılmaz olmak, çok yakında
olmak."Ödeme gününün gelip çatacağını hiç düşünmedin mi?"
Gel keyfim gel: Bir durumdan duyulan memnunluk, işlerin yolunda
gitmesi anlatılır.
Gel zaman git zaman: Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra."Gel
zaman git zaman bu ikisi beraberce yaptılar bu evi."
Gemi azıya almak: 1. Söz dinlemez olmak. 2. At, gemi azıları
arasına alıp etkisiz bırakarak süvarisinin yönetiminden çıkmak ve kendi
istediğince koşmak.
Geniş gönüllü: Heyecan ve telâş göstermeyen, merak etmeyen,
olayları hoş karşılayan."Geniş gönüllü olmak benim için o kadar kolay
değil."
Geri basmak: Geri geri gitmek."Heyecanlanınca geri basmaya
başladı."
Geri çekilmek: 1. Kaçmak, bulunduğu yerden arka arkaya doğru
gitmek. 2. Karıştığı bir işi sürdürmekten ya da sürdürenler arasında
bulunmaktan vazgeçmek."Düşmanın çokluğu karşısında geri çekilmekten
başka çaremiz kalmamıştı."
Geri çevirmek: 1. İade etmek, geldiği yere göndermek, kabul
etmemek."Ona aldığım hediyeyi rüşvettir diye geri çevirdi."
Geri durmamak: Bir işe girmekten kaçınmamak, o işe girişmek."Ona
bu işi yapmaktan geri durmamasını söyle, sonunda başaracaktır."
Geri hizmet: 1. Ordunun çeşitli gereksinimleri ile ilgili işlerin
tümü. 2. Etkinliği ikinci dereceden sayılan, kolay görev."Senin bu
savaşta, geri hizmette bulunacağını söylediler bana."
Geri kafalı: Yenilikleri kabul etmeyen, bağnaz, kafası
hurafelerle dolu.
Gıcık tutmak: Bir süre boğaz gıcıklanmasına yakalanmak,
konuşamamak."Gıcık tuttuğu için konuşmasını yarıda kesmek zorunda
kaldı."
Gıcık vermek: 1. Birini kızdırıp sinirlendirmek. 2. Boğazı yakıp
kaşındırarak öksürmeye yol açmak."Gıcık veren bu tatlıyı yiyemiyorum."
Gık dememek: Hiç sesini çıkarmamak, yakınmamak, karşı
çıkmamak."Bütün hepsi üzerine yürüdü ama o gık demedi."
Gına gelmek: Usanmak, bıkmak."Bu işten gına geldi artık."
Gırla gitmek: 1. Bol bol ortaya dökülüp harcanmak. 2. Uzun
sürmek.
Gırtlağına kadar borca girmek: Pek çok, ödenmesi zor olacak şekilde
borçlanmak."Nasıl gülerim, gırtlağıma kadar borca girdim."
Gırtlak gırtlağa gelmek: Kıyasıya dövüşmek ya da dövecek hâle
gelmek."Komşumla gırtlak gırtlağa gelecektik az kalsın."
Gidiş o gidiş: "Gitti ve kendisinden bir daha haber alınamadı"
anlamında kullanılır.
Göbeği çatlamak: Birçok güçlükleri yenmek için çok uğraşmak, pek
çok çaba sarf etmek."Onu razı edeceğim diye göbeğim çatladı."
Göbek adı: Yeni doğan çocuğun göbeği kesilirken konulan ad."Senin
göbek adın nedir?"
Göğsü kabarmak: İftihar etmek, övünç duymak."Senin başarılarınla
göğsüm kabarıyor oğlum."
Göğüs geçirmek: Üzüntülü bir şekilde soluk almak, içini
çekmek."Eski hatıraları gözünde canlanınca derin derin göğüs geçirdi."
Göğüs germek: Bir zorluğa dayanmak, karşı koymak."Bu güne birçok
zorluklara göğüs gererek geldik."
Göklere çıkarmak: Aşırı ölçüde övmek."Adamı bu basit iş için
göklere çıkartıp şımarttıkça şımarttılar."
Gökten zembille mi indi?: "Ona niçin ayrıcalık gösteriliyor?",
"Onun ne özelliği var ki ona özel imkânlar tanınıyor?" anlamında
kullanılır.
Gölge düşürmek: Bir şeyin önemini ve değerini azaltacak, ününü
düşürecek işler yapmak.
Gölge etmek: 1. Işığa engel olmak. 2. Bir işin yapılmasına engel
olmaya çalışmak."Gölge etme de şu işi zamanında yapayım."
Gölgesinden korkmak: Çok korkak olmak, en basit işlere bile
girmekten korkar olmak."Gölgesinden korkan adamlarla hiçbir işe
girilmez."
Gönlü bol: Yeterli imkânlardan mahrum olmasına rağmen eli açık
davranan, cömert.
Gönlü kalmak: 1. Gücenmek. 2. İstediği hâlde elde edemediği şey
üzerinde isteği devam etmek."Gönlüm o vitrindeki elbisede kaldı."
Gönlü kara: Başkaları hakkında kötü düşünen, onların iyiliğini
istemeyen.
Gönülden geçirmek: Bir şeyi yapmayı düşünmek, olmasını istemek, o
şeyi düşünür olmak."Ben de o işi yapmayı gönlümden geçirmiştim."
Gönlünden kopmak: Birine iyilik yapma ya da bir şeyi verme
isteği, içinde aniden doğuvermek."Gönlünden kopanı vermek kadar güzel
bir şey olamaz."
Gönlüne göre: İsteğine uygun olarak, dilediğine göre."Allah
gönlüne göre verir inşallah."
Gönlü tok: Fazla para ve mal istemeyen, zorunlu ihtiyacı kadarı
ile yetinen, imkânları az da olsa bunu hissettirmeyen, bu durumda dahi
cömert olan."Onun kadar gönlü tok bir adam görmedim."
Gönül almak: 1. Sevindirmek, hoşnut ettirmek. 2. Kırılan, gücenen
bir kimseyi güzel söz ve davranışlarla yeniden hoşnut etmek."Daha fazla
uzatmadan o çocukların gönlünü almalısın."
Gönülden çıkarmak: Anmaz ve sevmez olmak."Onu gönlünden
çıkarmışsın anlaşılan."
Gönül eri: Açık yürekli, güvenilir, hoşgörüsü geniş, ehli dil
(kimse)."O ihtiyar adam tam bir gönül eriydi."
Gönül kırmak (yıkmak): Birini çok üzecek, gücendirecek davranışta
bulunmak."Gönül kırmakta üstüne yoktur onun."
Gönüllü gönülsüz: Pek de istekli olmayarak.
Gönül okşamak: Birini hoş bir davranış ve sözle
sevindirmek."Gönlünü okşamak mı istiyorsun, bir gül uzat ona."
Gönül yapmak: Hoşa giden davranışlarla veya sözle birinin
kırgınlığını gidermek.
Görüş açısı: Bir soruna yaklaşma, onu ele alma biçimi."Dar bir
görüş açısı ile sorunlar çözümlenemez."
Gövde gösterisi: Belli bir amaç için güçlerini birleştiren
kalabalıkların yaptıkları gösteri."...partisi büyük bir gövde gösterisi
yaptı."
Göz açamamak: İşlerinin yoğun oluşu sebebiyle başka bir şeyle
ilgilenme imkânı bulamamak."Şu büronun işleri yüzünden göz açamıyorum."
Göz açıp kapayıncaya kadar: Çok çabuk, kısa bir zamanda."O işi
göz açıp kapayıncaya kadar yaparız."
Göz açtırmamak: Baskı altında bulundurarak başka bir şeyle
uğraşmasına fırsat vermemek."Çalışan işçilere hiç göz açtırmadı."
Göz alıcı: Alımlı; şekli, rengi ve güzelliği ile dikkat
çekici."Oldukça göz alıcı bir elbise."
Göz atmak: Kısaca, dikkatli değil de şöyle bir bakıvermek;
üzerinde fazla durmadan elden geçirmek."Kütüphaneye şöyle bir göz atıp
gitti."
Göz boyamak: Gösterişle aldatmak, bir şeyi iyi gibi göstermek,
kandırmak, yanıltmak.
Göz bebeği: Pek değerli, sevgili, çok önem verilen (kimse)."Babam
benim göz bebeğimdir."
Gözdağı vermek: Korkutmak, tehdit etmek, istediğini yaptırmak
için yıldırmak."Ona öyle bir gözdağı verin ki bir daha buralara ayak
basmasın!"
Gözden çıkarmak: Bir malın elinden çıkmasına katlanmak, bir
şeyden vazgeçmek ve yokluğuna razı olmak."Evi ister istemez gözden
çıkardılar."
Gözden düşmek: Kendisine daha önce duyulan sevgi ve ilgiyi
kaybetmek."Eskisi gibi top oynayamayan Ali bir senede gözden düştü."
Gözden geçirmek: 1. Okumak. 2. Durumu incelemek. 3. Niteliğini
anlamak için bir şeyin her yanına bakmak."Yapılan işleri gözden
geçirdiniz mi?"
Gözden kaybolmak: Ortadan çekilmek, görünmez olmak."Adam biraz önce
buradaydı ama gözden kayboldu."
Gözden ırak olan gönülden de ırak olur: "Ayrı düşenlerin
arasındaki sevgi de zamanla azalır" anlamında kullanılır.
Gözden kaçmak: Farkına varılmamak, ortadan çekilmek,
görülmemek."Nasıl oldu da gözden kaçırdık onu."
Gözde tütmek: Çok özlemek, hasret çekmek."Yıllardan beri gözümde
tüten köyüme yarın kavuşuyorum!"
Göz dikmek: Bir şeyi ele geçirmek isteğinde olmak."Komşusunun
tarlasına göz dikti."
Göz doldurmak: Hâli, tavrı ve görünüşü ile beklenenden çok
etkilemek."Vitrine konan elbiseler göz dolduruyor."
Göze almak: Bir iş nedeniyle karşılaşabileceği her türlü zararı
ve tehlikeyi önceden kabullenmek."Vatan için kim ölümü göze almaz ki?"
Göze batmak: 1. Başkalarını aşırı söz ve davranışlarıyla tedirgin
etmek. 2. Kıskançlığa, çekememezliğe yol açmak."Her davranışınla gözüme
batıyorsun. Kendine bir çeki düzen ver."
Göze çarpmak: Görünüşü ile dikkati üzerine çekmek."O uzun boyuyla
hemen göze çarpıyordu."
Göze girmek: Yetenekleri ve davranışları ile çevresinde,
bulunduğu yerde sevgi ve güven kazanmak."Kısa zamanda göze girmeyi
başardı."
Göze göz, dişe diş: Misilleme; aynı biçimde kötülük yapıp öç
alma, kötülüğü yapandan acısını çıkarma."Düşmanla artık göze göz, dişe
diş mücadele edilecektir."
Göz gezdirmek: 1. Derinlemesine incelemeden okumak. 2. Bir şeyi,
bir yeri pek fazla dikkat etmeden çabucak incelemek."Raftaki mallara
şöyle bir göz gezdirip çıkalım."
Göz göre göre: Apaçık şekilde, herkesin gözü önünde."Göz göre
göre yaktılar zavallının evini."
Göz gözü görmemek: Dumandan, karanlıktan ya da yoğun tozdan
hiçbir şey görülmez olmak."Sokağa çıkmıştık, ancak sisten göz gözü
görmüyordu."
Göz hakkı: Görülüp de imrenilen yiyeceklerden görenlere çıkarılan
pay, imrenmelerini yok edecek küçük parça."Çocukların göz hakkını
ayırmayı da sakın unutmayın."
Göz hapsine almak: Gözetlemek, bir şeyin üzerinden bakışlarını
ayırmamak, birinin hiçbir davranışını gözden kaçırmamak."Askerler, kaçak
mahkûmun sığındığı evi bir saat kadar göz hapsine aldılar."
Göz kamaştırmak: 1. Hayran bırakmak. 2. Güçlü, parlak bir ışığın
kısa bir zaman için görüşü bulandırması, bakılan yeri görmez
etmesi."Kapıdan çıkar çıkmaz göz kamaştıran bir ışığın etkisine girip
donakaldılar."
Göz kararı: Gözle oranlanarak belirtilen miktar, gözle yapılan
ölçme ya da oranlama."Kumaşı göz kararı ölçüp verdi."
Göz kesilmek: Bütün dikkatiyle bakmak."Yoldan geçen adama göz
kesildi."
Göz kırpmadan: 1. Hiç duraksayıp çekinmeden. 2. Acımadan,
merhamet etmeden."Çocukları göz kırpmadan kurşuna dizdiler."
Göz kırpmak: Karşısındakine göz kapağını açıp kapatarak işaret
vermek, bu şekilde meramını anlatmaya çalışmak; bir şeyi onayladığını ya
da doğru olmadığını gözünü açıp kapayarak belirtmek."Kalabalık içinde
birbirlerine göz kırparak gülümsediler."
Göz kırpmamak: 1. Hiç uyumamak. 2. Tehlikeye aldırmamak."Bu gece hiç
göz kırpmadım, hep seni düşündüm."
Göz kulak olmak: 1. Korumak, bakmak, gözetmek. 2. Görme ve işitme
yoluyla öğrenmeye çalışmak."Yolda ona göz kulak ol da başına bir şey
gelmesin."
Gözleri bulutlanmak: Gözleri yaşararak çevreyi bulanık görmek.
Gözleri dolmak: Ağlayacak gibi olmak, göz pınarlarına yaş
yürümek."Hiç beklemediği bir anda beni karşısında görünce gözleri dolu
dolu oldu."
Gözleri fal taşı gibi açılmak: Hayret, şaşkınlık ve öfke gibi
sebeplerle gözleri iri iri açılmış olmak.
Gözleri fıldır fıldır etmek: Gözleri zekice, çabuk çabuk dönerek
her tarafa bakmak.
Gözleri kan çanağına dönmek: Uykusuzluk, ağlama, kızgınlık ya da
bir şeyin kaçması sebebiyle gözlerin çok kızarmış olması.
Gözleri kapanmak: 1. Çok uykusu gelmiş olmak. 2. Ölmek."Yemeği
yer yemez gözleri kapandı, horlamaya başladı."
Gözlerine inanmamak: Hiç beklemediği bir anda bir şeyi görüp çok
şaşırmak, bu sebeple gördüğünün gerçek olduğuna inanmamak."Gözlerime
inanamıyorum, sen misin Ahmet?"
Gözlerini (gözünü) kan bürümek: Çok öfkeli, kinli olmak; her
kötülüğü yapacak hâle gelmek."Bir adamın gözlerini kan bürümesin, ondan
her türlü belâ beklenebilir."
Gözlerinin içi gülmek: Çok sevindiğini gözlerinden ve yüzünden
belli etmek."Sınıfını geçtiğini öğrenen Halim`in gözlerinin içi
gülüyordu."
Gözleri yaşarmak: Üzücü ve duygulandırıcı bir durum karşısında
gözlerinden yaş gelmek."Gurbetteki oğlundan gelen mektup eline
tutuşturulunca gözleri yaşardı."
Gözleri yollarda kalmak: Özlemle beklemek.
Göz nuru dökmek: Göz emeği harcamak; gözün dikkatini, elin
emeğini gerektiren ince bir iş yapmak ve işte uzun süre çalışmak."Onca
göz nuru döktüğü el işleri ürünleri çok ucuza satılınca kahroldu."
Göz önünde tutmak (bulundurmak): Dikkate almak. Herhangi bir
durumun nasıl bir sonuca yol açacağını hesaba katmak."Yola çıkıyorsunuz
ama yağmuru da göz önünde tutun."
Göz ucuyla bakmak: Belli etmemeye çalışarak, başını çevirmeden
göz kenarı ile yandan bakmak."Yabancı askerlere göz ucuyla bakmaya
başladı."
Gözü aç: Aç gözlü, doymak bilmeyen, gerektiğinden fazlasını
isteyen."Gözü aç insanlar topluma huzur vermezler."
Gözü açık: Uyanık, kurnaz, çıkarlarını iyi kollayan, becerikli,
zeki."Senin çocuk gözü açık birisi olacak galiba."
Gözü açık gitmek: Çok istediği şeylere kavuşamadan ölmek."Halam
`gurbete giden oğluma kavuşamadan ölürsem gözüm açık gider` dedi."
Gözü açılmak: Yararlıyı yararsızı, iyiyi kötüyü ayırt edebilir
duruma gelmek."Yaşı büyüdükçe gözü de açılmaya başladı."
Gözü arkada kalmak: Kendisi ayrıldıktan sonra, bıraktığı şey veya
kimse ile ilgili tedirginliği sürmek, merak etmek."Köyden ayrılıyordu
ama gözü de arkada kalmıştı."
Gözü bağlı: 1. Sorup soruşturmadan, anlayıp anlamadan. 2. Gafil,
çevresinde olup bitenlerin farkında olmayan."Hiçbir zaman gözü bağlı
biri olmanı istemem senin."
Gözü dalmak: Gözlerini bir noktaya dikerek dalgın dalgın
bakmak."Zavallı ihtiyar bir noktaya gözü dalmış öylece duruyordu."
Gözü doymak: Çok istenen bir şeye kavuşup, artık istemez duruma
gelmek."Sanırım şimdi gözün doymuştur, daha istemezsin artık."
Gözü gibi sakınmak (esirgemek): Bir şeye aşırı derecede ilgi
duymak, onu koruyup gözetmek, dikkatle muhafaza etmek."Çocuğunu gözü
gibi sakınıyordu kadıncağız."
Gözü hiçbir şey görmemek: Heyecana, öfkeye ya da önem verdiği bir
işe kapılıp başka hiçbir şeyle uğraşamaz duruma gelmek."Kendinden
öylesine geçmişti ki gözü hiçbir şeyi görmez olmuştu."
Gözü ısırmak: Bir kimseyi sanki tanır gibi olmak.
Gözü ilişmek: İstemeden, birdenbire, rastgele görmek.
Gözü kesmek: Bir işi yapabilme konusunda başkalarına ve kendisine
güvenmek."Onca işi yapmaya gözün kesiyor mu?"
Gözü kara (veya pek): Cesur, atak, korkusuz, tehlikeli işlere
tereddüt etmeden girebilen."O gözü kara bir insandı."
Gözü korkmak: Daha önce başından geçen kötü bir denemeden sonra,
birinden veya bir şeyden zarar gelebileceği endişesine kapılmak ve o işi
yapmaktan çekinmek.
Gözünde büyümek: Olduğundan fazla büyük ya da güç görünmek."Onca
yolu nasıl yürüyeceğim, gittikçe gözümde büyüyor."
Gözünde büyütmek: Bir şeyi, olayı, kimseyi veya işi abartmak.
Gözlerinden uyku akmak: Çok uykusu geldiği için göz kapakları
kapanır gibi olmak."Çocukcağızın gözlerinden uyku akıyor, şunu yatağına
yatırın."
Gözüne bakmak: 1. Verilen emri yapmak üzere işaret beklemek,
işareti verecek kimseyi gözlemek. 2. Gerektiğinden fazla dikkat
göstermek, koruyup gözetmek."Üç kuruş para verecek diye adamın gözünün
içine bakıyor, ne derse yapıyoruz, daha ne istiyor bizden."
Gözüne dizine dursun: Nankörlük eden kimseye karşı söylenen
ilenme sözü. " Allah, bu nankörlüğünün cezasını versin." anlamında
kullanılır.
Gözüne girmek: Birinin sevgi ve ilgisini kazanmak.
Gözüne sokmak: 1. Görmek istemediği bir şeyi zorla göstermek. 2.
Bir çaba sonucu, bir kimseyi büyüğünün beğenmesini sağlamak."Kalemi
gözüne sokarcasına uzattı."
Gözüne uyku girmemek: Uykusuz kalmak, hiç uyumamak."Gözüme uyku
girmedi bu gece."
Gözünü açmak: 1. Uyanık, dikkatli olmak. 2. Birisine bilgiler
vererek görüşünü genişletmek."Gözünü aç, işini kimseye kaptırma."
Gözünü ayırmamak: Bir şeye devamlı bakmaktan kendini
alamamak."Devamlı yola bakıyor, gözünü ayıramıyordu."
Gözünü çıkarmak: Zarara uğratmak, bir işi kötü biçimde yapmak,
iyi yerine kötüyü seçmek."Öyle bir taş attı ki az kalsın kuzunun gözünü
çıkaracaktı."
Gözünü daldan budaktan esirgememek (veya sakınmamak): Tehlikeli
işlere girişmekten çekinmemek."Sen ki gençliğinde gözünü daldan budaktan
sakınmazdın, ne oldu sana böyle?"
Gözünü dört açmak: Bir hileye düşmemek, aldanmamak için çok
dikkatli olmak."Gözünü dört aç da kuru odun yerine yaş odun
koymasınlar."
Gözünü kan bürümek: Birisini öldürecek kadar
öfkelenmek."Katillerin gözünü kan bürümüştü, önlerine çıkanı
öldürüyorlardı."
Gözünü kapamak: 1. Görmezlikten gelmek, yapışına ses çıkarmamak.
2. Ölmek."Dedem gözünü kapayınca o koca aile birdenbire dağılıvermiş."
Gözünü korkutmak: Yıldırmak, karşı duramaz hâle getirmek."İlk
işi, adamlarıyla kasaba halkının gözünü korkutmak oldu."
Gözünün önünden gitmemek: Unutamamak, her an görür gibi
olmak."Gözümün önünden gitmiyor onun hayâli."
Gözünün yaşına bakmamak: Hiç acımamak, merhamet etmemek."Gözünün
yaşına bakmadan hapse attılar adamı."
Gözü pek (kara): Korkusuz, atılgan, cesur, tehlikelere
aldırmayan."Gözü pek insanlardan korkulmaz, çünkü onlar kartlarını açık
oynarlar."
Gözü sulu: En küçük sevinç ya da üzüntü karşısında hemen
ağlayıveren, gözyaşlarını tutamayan."Senin kız da amma gözü sulu
biriymiş."
Gözü tok: Elinde imkânlar olsun olmasın, mal-mülk veya paraya
düşkün olmayan, cömert."O mu? Gözü tok bir insandır, inanın."
Gözü tutmak: Güvenmek, beğenmek."O adamı gözüm tuttu benim."
Gözü üzerinde olmak: Bir şeye, bir kimseye sık sık bakarak ne
durumda olduğunu kontrol etmek, dolayısıyla kötü bir sonuca meydan
vermemeye çalışmak."Gözünüz üzerinde olsun, devamlı izleyin onu."
Gözü yılmak: Daha önce denediği için o durumla karşılaşmaktan
korkmak, o işe girişmekten çekinmek."Sebzecilik işinden gözüm yıldı, bir
daha bu işe girişeceğimi sanmıyorum."
Gözü yükseklerde olmak: Hâlen bulunduğu durumdan daha yüksek bir
duruma ya da mevkiye çıkmak istemek, böyle bir amacı gütmek."Bundan
böyle küçük şeylerle yetinme, gözün yükseklerde olsun daima."
Göz yummak: Kabahatlerini, kusurlarını hoş karşılamak,
görmezlikten gelmek, bağışlamak."Sana bu yaşa gelinceye kadar göz
yumdum, ama artık yeter."
Göz yummamak: 1. Hoş görmemek, bağışlamamak. 2. Hiç
uyumamak."Sabaha kadar gözlerimi yummadım."
Gururunu okşamak: Bir kimseyi yüzüne karşı överek, becerilerini
söyleyerek duygulandırmak.
Gücüne gitmek: Bir söz, bir davranış bir kimsenin onuruna
dokunmak, o kimseye ağır gelmek."Doğrusu onun bu sözleri gücüme gitti,
çünkü hak etmedim o sözleri."
Güllük gülistanlık: Sorunları bulunmayan; neşe, bolluk ve huzur
içinde olan yer."Ne zaman güllük gülistanlık içinde olacağız acaba?"
Gülmekten kırılmak: Aşırı ölçüde gülmek, çok gülmekten halsiz
düşmek."Ne matrak adamdı, hareketlerine gülmekten kırıldık hepimiz."
Gülüp geçmek: Bir durumu umursamamak, aldırış etmemek, gülünç
bulup üzerinde durmamak."Gülüp geçilecek bir iş sanmayın sakın, ciddi
durun üzerinde."
Günaha girmek: Dini bakımdan suç sayılacak bir iş yapmak ya da
söz söylemek."Sebepsiz yere adam öldürmek, günaha girmek demektir."
Günaha sokmak: Günah işlemesine yol açmak, dinin buyrukları
dışına çıkmasına zemin hazırlamak."Kes sesini de bizi günaha sokma."
Günahını vermez: "Çok cimri, eli sıkı, hasis" kimselerin durumunu
anlatmak için kullanılır.
Günah işlemek: Dince suç sayılan bir iş yapmak."Yetimlerin malını
yiyerek günah işleyenlerden mutlaka hesap sorulacaktır."
Gün almak: 1. Bir iş yapmak için ilgili kişiden gün ayırmasını;
belirli bir tarih tespit etmesini istemek, randevu almak. 2. Yaşını
bitirip daha sonraki yılın bir ya da birkaç gününü almak."Doktordan gün
almayı unutmamışsındır umarım."
Gün batmak: Güneş batmak."Gün batmadan yola çıkmalıyız."
Güneş almak: Bir yere güneş ışığı ulaşmak."Evin bir odası güneş
almıyor."
Gün görmek: Bolluk, mutluluk, esenlik içinde huzurlu günler
geçirmek."Kaygılanma evlâdım, daha çok günler göreceksin inşallah."
Gün görmüş: Başından nice işler geçmiş, tecrübeli, görüp
geçirmiş, çok yaşamış."Gün görmüş insanlarla konuşmaktan zevk alırım."
Gün ışığına çıkmak: Aydınlanmak, açıklığa kavuşmak, anlaşılır
olmak."İşlediği tüm suçlar yakında gün ışığına çıkacaktır."
Günleri sayılı olmak: 1. İçinde olunan günlerde ölecek olmak. 2.
Bulunduğu yerde kalmak için birkaç günü kalmak."Doktorlara bakılırsa
anneannemin günleri sayılıymış."
Günü birliğine: Sabah gidip akşam dönmek üzere."Size günü
birliğine konuk olmak istiyoruz."
Günün adamı: 1. Zamanın gereğine göre tutum ve yön değiştiren,
çıkarını gözeten kimse. 2. Kendisinden o günlerde çok söz edilen.
Gününü doldurmak: Bir işin gerçekleşmesi için geçmesi gereken
zamanı tamamlamak."Gününü doldurur doldurmaz senetleri avukata verin."
Gününü gün etmek: Eline geçen imkânları değerlendirmek, hiçbir
şeyi dert edinmeyip hoşça vakit geçirmek."Gününü gün eden yöneticilerden
kurtulacağımız günler yakındır."
Gürültüye (patırtıya) pabuç bırakmamak: Korkutmalara, tehditlere
aldırış etmeyip dilediği gibi davranmak."Öyle her gürültüye pabuç
bırakacak bir adam mı sanıyorlar beni?"
Güven beslemek: Bir kimseye, bir şeye güven duymak, inanmak,
itimat etmek."O adama güven beslediğiniz için pişman olmayacaksınız."
Güvendiği dağlara kar yağmak: Güvendiği kimselerden yardım
alamamak, güvendiği bir şeyin işe yaramadığı anlaşılmak."Çok umutlusun,
inşallah güvendiğin dağlara kar yağmaz."
Güven kazanmak: Söz, davranış ve yaptığı işlerle çevresindekileri
kendisine inandırmak."İnsan, önce güven kazanmalıdır."
Güven vermek: Kendisinin güvenilir bir kişi olduğu, kendisine
itimat edilebileceği duygusunu uyandırmak."Oldukça güven veren birisin."
A
B
C
Ç
D
E
F
G
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
Ö
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
|