|
|
|
www.gramerimiz.com
Son Sürat Dolaşın İnternette...!
A
B
C
Ç
D
E
F
G
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
Ö
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Bu sayfayı Sık Kullanılanlara Ekle
Deyimler
H
Ha Hoca Ali, ha Ali Hoca: Farklı gibi gösterilen iki şeyin, gerçekte
hiçbir değişikliği yoktur, "ikisi de birdir" anlamında kullanılır.
Ha babam (ha): 1. Devamlı olarak, hiç durmadan. 2.
Karşısındakinin çabasını, gayretini artırmak için kullanılır."Ha babam
ha, az kaldı, bitireceğiz işi."
Habbeyi kubbe yapmak: Önemsiz, küçük bir şeyi büyütüp mesele
çıkarmak."Söyle ona, habbeyi kubbe yapıp durmasın, ne olmuş çocuk biraz
geç kalmış da!"
Haber uçurmak: Çabucak, gizlice haber göndermek."Hemen haber
uçurun köye, kaymakam bu gece misafir olacakmış!"
Ha bire: Durmadan, arka arkaya, sürekli olarak, ara
vermeden."Tarlada bir adam ha bire çalışıyordu."
Hacet kalmamak: Gereği olmamak, lüzumu kalmamak."Seni çağırmaya
hacet kalmadı."
Hacı ağa: Özellikle büyük kentlerde gereksiz yere çok para
harcayan, taşralı bilgisiz zengin."Ne bu israf! Hacı ağa mısın sen?"
Haddine mi düşmüş!: "Onun bunu yapmaya yetkisi yoktur; böyle bir
işe nasıl, hangi yetenekle girişir? Bu işi yapması imkânsızdır"
anlamında kullanılır."Haddine mi düşmüş ki ona söz söyleyebilsin."
Haddini bildirmek: Yetkisi dışındaki işlere karıştığı için sert
bir karşılık vererek onu cezalandırmak, yola getirmek, uslandırmak,
yetki sınırını bildirmek."Haddini bildirin şu serseme de bir daha onun
bunun malına el uzatmasın."
Haddini bilmek: Kendi değer ve yeteneğini bilmek, üstün görmemek,
kendi yapabileceği şeylerin ötesine geçmemek."Merak etme sen, o haddini
bilen bir çocuktur."
Haddi zatında: Aslında."Haddi zatında sen ona hakkını vermemiştin
ki!"
Hafife almak: Küçümsemek, önem vermemek,"Beni hafife alıyorlar
ama yanılıyorlar."
Hak getire: "Yoktur, bulunmaz, Allah vermemiştir" anlamında
kullanılır."Öyle bir diyardayız ki su ve yiyecek Hak getire."
Hak kazanmak: Davasında haklı olduğu meydan çıkmak, emeğinin
karşılığını alabilecek duruma gelmek."Emekliliğe yedi yıl sonra hak
kazanacağım."
Hakkı geçmek: 1. Birisinin payından bir başkası almış olmak. 2.
Bir şeyde veya bir kimsede emeği bulunmak."Komşumun çok hakkı geçmiştir
bana, onunla mutlaka helâlleşmeliyim."
Hakkından gelmek: 1. Güç bir işi başarı ile sonuçlandırmak. 2. Öç
almak, yenmek veya cezasını vermek."Siz onu bana bırakın, hakkından
gelmesini bilirim."
Hakkını helâl etmek: Geçen hakkını, emeğini bağışlamak."Annem
inşallah hakkını helâl eder bana."
Hakkını vermek: 1. Bir şeyin lâyıkıyla yapılması için ne
gerekiyorsa ondan kaçınmamak. 2. Birinin çalışmasını gereğince
değerlendirmek, hakkı olan şeyi vermek."Çalıştırdığın kişinin hakkını
vermek zorundasın."
Hakkını yemek: Birinin hakkı olan şeyi vermemek, onu kendisine
maletmek."Dürüst ol, milletin hakkını yeme, yoksa boğazında kalır."
Hakk-ı sükût (sus payı): Bir konu üzerinde konuşmaması, bildiği
şeyi söylememesi karşılığında bir kimseye sağlanan yarar.
Hak yolu: Cenab-ı Allah`ın insanlara kitapları ve peygamberleri
ile bildirdiği, dünya hayatında tutmaları gereken yol, yaşama düzeni,
doğru ve haklı yol.
Hâlden anlamak: Bir kimsenin içinde bulunduğu zor durumu
kavrayarak, anlayıp sezerek hoşgörülü olmak, anlayış göstermek."Dedem
hâlden anlayan birisidir, bize iyi davranacağına eminim."
Hâle yola koymak: Düzenlemek, tertiplemek, iyi işler bir duruma
getirmek."Hele şu işleri bir hâle yola koyalım, o zaman tatilini de
düşünürüz."
Hâli vakti yerinde: Zengin, oldukça varlıklı, para durumu
iyi."Hasan efendiler mi? Hâli vakti yerinde insanlardır onlar."
Halis muhlis: Saf, katışıksız, temiz, eksiksiz, içinde yabancı
madde bulunmayan."Halis muhlis bir zeytin yağı satarız biz."
Halka verir talkını kendi yutar salkımı: Kendi verdiği öğütlere
kendisi uymaz.
Hallaç pamuğu gibi atmak: Bir arada, toplu bulunan şeyleri ya da
kimseleri dağıtmak, parçalamak; bu yolla sağa sola, her birini bir yana
atmak."Sizin takımı hallaç pamuğu gibi atacağız sahadan."
Halt etmek: Yakışıksız davranmak, uygunsuz bir söz söylemek veya
kötü bir şey yapmak."Halt etmişsin, bir de utanmadan anlatıyorsun."
Ham ervah: Çiğ adam; yersiz ve yakışıksız sözleri, davranışları
olan kaba kimse.
Hangi dağda kurt öldü?: Kendisinden hiç umulmayan, beklenilmeyen
bir kimsenin olumlu davranışı görüldüğünde; "Nasıl oldu da böyle güzel
bir iş, bir iyilik yaptı?" anlamında söylenir.
Hangi rüzgâr attı?: "Nasıl oldu da gelebildin? Hiç görünmüyordun,
sen de gelir miydin?" anlamında, uzun süre bir yerde görünmeyen kimse
için kullanılır.
Hangi taşı kaldırsan altından çıkar: 1. Hemen her işte parmağı
vardır. 2. Her işten anlar, her işe karışır ya da her işten anladığı
izlenimi verir.
Hanım evlâdı: Nazlı büyütülmüş, zora gelmeyen, çıtkırıldım
kimse."Amma hanım evlâdıymışsın, çekil şuradan ben yaparım."
Hapı yutmak: Kötü bir duruma düşmek, zarar ve ziyana
uğramak."Hapı yuttuk desene!"
Haram olmak: Bir şeyden gerektiği gibi yararlanamaz olmak."Senin
yüzünü görmek bana haram oldu."
Haram para: Dinî bakımdan yasaklanmış yollardan elde edilen
para."Haram parayla ekmek alınmaz."
Haram yemek: Dinî inançlara aykırı olarak kazanç sağlamak, haksız
olarak bir şeye el atmak."İnsan ol, haram yemek insana kâr getirmez."
Harfi harfine: Tastamam, uygun, tıpatıp, gerçekte olduğu
gibi."Söylediklerimi harfi harfine yerine getirdin mi?"
Har vurup harman savurmak: Hesapsızca, düşüncesizce harcamak;
malını, parasını ölçüsüzce, bol bol harcayıp tüketmek.
Hasret çekmek: Özlem duymak, epeydir ayrı kaldığı yere ya da
kimseye kavuşma isteği içinde olmak."Yıllardır yurdumun hasretini
çekiyorum."
Hasret gitmek: Özlediği, sevdiği bir yere ya da kimseye
kavuşamadan ölmek.
Hasret kalmak: Özlemini duyduğu şeye uzun zaman
kavuşamamak."Hasret kaldım deresine, tepesine..."
Hastası olmak: Bir şeye çok düşkün olmak."Bizim oğlan köpek
hastası, hiç kapıdan eksik etmiyor."
Haşir neşir olmak: Aralarında bulunduğu kimselerle kaynaşmak, bir
arada bulunup uğraşmak; kimi işlerle ilgilenip durmak."İnsanlarla haşir
neşir olmayı sevdiğim söylenemez."
Hatır belâsı: Sayılan ve sevilen kimse için katlanılan
sıkıntı."İnan bu işi hatır belâsına yapıyorum."
Hatır gönül tanımamak (bilmemek): 1. İsterse en sevdiği ve saydığı
olsun, gücenmesini göze alarak doğru bildiğini yapmak. 2. Kırıcı
davranışlarda bulunmak.
Hatırı kalmak: Gücenmek, kırılmak."Eğlenceye onu da çağıralım ki
hatırı kalmasın."
Hatırından çıkmamak: Sevdiği, saygı duyduğu birinin istediği bir
şeyi yapmayı reddedememek, gönlünü kırmaktan çekinmek.
Hatırı sayılır: 1. Önemli, saygı değer, saygın (kimse). 2.
Oldukça çok."Babam, hatırı sayılır bir kimsedir."
Hava almak: 1. Temiz havalı bir yere çıkarak dolaşmak, dinlenmek,
ciğerlere temiz hava çekmek. 2. Eline bir şey geçmemek, umduğunu
bulamamak. 3. İçine hava girmek."Haydi, kıra çıkıp da biraz hava
alalım."
Hava basmak: 1. Büyüklenmek, kibirlenmek, olduğundan fazla
görünmeye çalışmak. 2. Bir şeyin içine hava doldurmak."Amma da hava
basıyorsun, onları korkutacağını mı sandın.?"
Havada kalmak: 1. Yüksek bir yerde durmak. 2. Sonuca
bağlanamamak. 3. Bir iddia, dayanaksız olduğundan ispat
edilememek."Yaptığımız bütün iş havada kaldı."
Havadan sudan konuşmak: Öylesine, gelişigüzel, rastgele konuşmak.
Hava hoş: Şu ya da bu şekilde olması arasında bir fark olmamak.
Havanda su dövmek: Bir işle boşuna uğraşmak."Senin yaptığına
havanda su dövmek derler,bırak artık şu işle uğraşmayı."
Hava parası: Bir yeri tutmak, kiralamak ya da bir şeyi elde etmek
için değeri dışında açıktan verilen para."Yeri bize verecekler ama bir
milyon lira hava parası istiyorlar."
Havsalası almamak: Aklı kabul etmemek."Nasıl yaparsın bana bunu,
hâlâ havsalam almıyor."
Hayal kırıklığı: Gerçekleşmesi istenilen veya umulan bir şeyin
gerçekleşmemesinden duyulan üzüntü, düş kırıklığı.
Hayal meyal: Belli belirsiz, açık seçik belli olmayan, bulanık
(bir şekilde hatırlanan)."O olayı hayal meyal hatırlıyorum."
Hayatını kazanmak: Çalışıp elde ettiği para ile geçimini
sağlamak."Ben iyi ya da kötü hayatımı kazanıyorum, sen kendi işine bak."
Hayatını yaşamak: Canının istediği gibi hayatını sürdürmek."Bana
karışmaya hakkınız yok, bırakın beni, artık hayatımı yaşamak istiyorum."
Hayat memat meselesi: Sonucu çok tehlikeli olan, ölüm kokan bir
durum."Artık burada kalamam, iş hayat memat meselesine döndü."
Hayat pahalılığı: Yiyecek, içecek ve giyecek gibi geçim için
gerekli olan maddelerin pahalı olması."Hayat pahalılığından herkes
şikâyetçi olmaya başladı."
Hayırdır inşallah!: 1. Anlatılan bir rüyayı iyiye yormak için
söylenir. 2. Şaşma, heyecan ve merak uyandıran durumlar karşısında
söylenir.
Hayır işlemek: Dine ve insanlığa uygun, iyi davranışlarda
bulunmak."Hayır işle ki öbür dünyada kurtuluşa eresin."
Hayır kalmamak: İşe yarar, beğenilecek bir yanı ve tarafı
kalmamak."Bu arabalarda hayır kalmamış, yenilerini almamız gerekecek."
Hayır sahibi: İyiliksever, yardımsever kimse."Şu yoksullara
uzanacak bir hayır sahibi kalmadı mı acaba?"
Hayra yormak: Bir rüya ya da olayı iyi ve yararlı bir durumun
işareti görmek.
Hazıra konmak: Hiçbir emek sarf etmeden, çaba göstermeden
başkasının emeği ile ortaya çıkmış olan şeyden yararlanmak."Hazıra
konarak yaşamayı kural edinmiş bu adam."
Hazır bulunmak: 1. Bir yerde kendisi bulunmak, var olmak. 2. Bir
yere hemen gidecek, bir şeyi anında yapacak durumda olmak."Yarınki
toplantıda sen de hazır bulunmalısın."
Hazırdan yemek: Yenisini kazanmadan elindekini harcamak."Hemen
her gün bir bahane buluyor, çalışmıyor ve hazırdan yiyiyordu."
Helâl süt emmiş olmak: İyi huylu, doğru yoldan sapmayan, temiz
bir kişi."İnanmıyorum onun yaptığına, o helâl süt emmiş birisidir."
Helâl olsun (Helâl ü hoş olsun): 1. Bunu sana gönül hoşluğu ile
veriyorum, hiç pişman değilim, Allah bunu sana bağışladığıma şahit
olsun. 2. "Aferin, takdire değer iş yapıyorsun" anlamında kullanılır.
Hele şükür!: Allah`a hamdolsun, beklediğimiz sonuç gerçekleşti.
Hem kel hem fodul: "Bu kadar kusuruna, bu yeteneksizliğine rağmen
bir de övünüyor, üstünlük taslıyor" anlamında kullanılır.
Hem nalına hem mıhına (vurmak): Birbirine zıt olan iki yanı da
desteklemek."Ben hem nalına hem de mıhına vuran adamlardan korkarım."
Hem suçlu hem güçlü: Gerçekte kendisi suçlu olduğu hâlde suç
işlememiş gibi davranan ve karşısındakini suçlamaya çalışan kimse.
Hem ziyaret hem ticaret: Bir yeri veya kimseyi ziyarete giden
kimsenin, bu görüşmeden yararlanarak başka bir işi de yapması durumunu
anlatmak için kullanılır.
Her kafadan bir ses (çıkmak): Bir konu üzerinde herkesin istediği
gibi, rastgele konuşması ve bu konuşmalardan bir sonuç
alınamaması."Ortalık kızıştı, her kafadan bir ses çıkmaya başladı, kimin
ne dediği anlaşılmaz oldu."
Her telden çalmak: Pek çok konuda bilgi sahibi olmak, içinde
bulunduğu ortamın şartlarına göre her çeşit iş yapabilir olmak.
Hesaba çekmek: Bir kişiyi, bir makamı yaptığı işler üzerine
açıklama ve savunma yapmaya çağırmak."Sakın oraya gitme, seni hesaba
çekecekler."
Hesaba dökmek: Bir konu ile ilgili işlemlerin hesabını kâğıt
üzerinde yapmak.
Hesaba katmak (almak): Bir işi yaparken ya da yürütürken bir
başka şeyi de göz önünde bulundurmak."Hasan`ı da hesaba katalım, az
zorluk çıkarmayacaktır bize."
Hesaba (kitaba) gelmez: 1. Beklenmedik, umulmadık. 2.
Sayılmayacak kadar çok, pek fazla, sayısız.
Hesabı kesmek: Alış verişi ya da ilgiyi kesmek."Dükkân sahibi,
uzun zamandır borcunu ödemeyen müşterisinin hesabını kesti."
Hesabını bilmek: Boş yere para harcamamak, tutumlu davranmak."Her
ev kadını hesabını bilmek zorundadır."
Hesabını görmek: 1. Alacağını ödeyip ilişkisini kesmek. 2.
Cezalandırmak, vücudunu ortadan kaldırmak ya da öldürmek."Çabuk şu
adamın hesabını görün!"
Hesap açmak: 1. Hesap defterinde, bir kişiye alış veriş için
alacağını borcunu kaydetmek üzere bir yer ayırmak. 2. Bankada, gereğinde
çekilmek üzere yatırılan para için işlem yapmak. 3. Birine kredi açmak,
birine borçlanma imkânı tanımak.
Hesap etmek: 1. Kazançla gideri karşılaştırıp bir sonuca ulaşmak.
2. Düşünmek, tasarlamak, ayrıntıları gözden geçirip ihtimalleri
değerlendirmek."Hesap etmeden sakın işe girişmeyin!"
Hesap görmek: Taraflarca alacakla vereceği karşılaştırıp
ödeşmek."Çok uzadı, hesap görmek için ne zaman bir araya geleceğiz?"
Hesap kitap: Düşünüp taşındıktan sonra, hesap sonunda."Hesap
kitap, baktım işler kötüye gidiyor; hemen sizi çağırdım."
Hesapsız kitapsız: 1. Sorumsuz, ölçüsüz, tutumsuz. 2. Deftere
geçirilmeden, herhangi bir belgeye dayanmadan."Ne hesapsız kitapsız
işlerin içine girmişiz de haberimiz yokmuş."
Hesap sormak: Bir kimseyi kanunsuz, kural dışı, ahlâka aykırı,
usulsüz davranış ve sözlerinden ötürü sorgulamak, o kişiden savunma
istemek."Size hesap sormak için mutlaka geri döneceğim."
Hesaptan düşmek: Borçtan, alacaktan, hesaptan çıkarıp yok
saymak."Elli bin lirayı hesaptan düşmeyi unutmadın inşallah."
Hesap tutmak: Alış verişle ilgili alacağı ve vereceği bir kâğıda
ya da deftere yazmak.
Hesap vermek: 1. Herhangi bir davranışının ya da sözünün sebebini
açıklamak 2. Bir işin sorumluluğunu üstlenmek."Rahat olun, bu konuda
hesap vermek bana düşer."
Hevesi kursağında kalmak: Çok istediği, imrendiği, kavuşmak
dilediği şeyi elde edememek."Pikniğe gitmek istiyorduk, yağmur yağınca
hevesimiz kursağımızda kaldı."
Hevesini almak: İmrendiği, çok istediği şeye kavuşup ona doymak.
Heyheyleri tutmak (üstünde): Çok kızıp sinirlenmek.
Hık mık etmek: Bir işi yapmamak için bahaneler ileri sürmeye
çalışmak, bir soruyu cevaplandırırken net şeyler söylememek."Hık mık
edip durma, bu işi eninde sonunda yapacaksın!"
Hık demiş burnundan düşmüş: "Her durumuyla ona çok benziyor"
anlamında kullanılır.
Hır çıkarmak: Kavga, gürültü, patırtı ve olaya sebep olmak."Orada
hır çıkarmaya kalkışmayacaksın değil mi?"
Hızır gibi yetişmek: Dara düştüğü, çok sıkıştığı, çaresiz kaldığı
bir zaman da, beklemediği bir kişi yardımına yetişmek.
Hiçe saymak: Hiç önem ve değer vermemek.
Hiç yoktan: Sebepsiz, ortada hiçbir neden yokken."Hiç yoktan
adamı dövemezsiniz ya!"
Hizaya gelmek: 1. Düz çizgi durumunda dizilmek. 2. Aykırı, yanlış
davranışlardan vazgeçmek; doğru yola gelmek, düzelmek.
Hodri meydan: "Kendine güvenen ortaya çıksın" anlamında
kullanılır.
Hop oturup hop kalkmak: Ya heyecanından ya da öfkesinden yerinde
duramaz olmak.
Hora tepmek: 1. Ayaklarını yere vurarak oynamak. 2. Gürültü
çıkarmak."Yandaki sınıfta hora tepiyor, ortalığı birbirine katıyorduk
ki..."
Hor görmek (veya bakmak): Önem vermemek, değersiz saymak, adam
yerine koymamak, küçümsemek."Beni, yoksul diye hep hor gördüler."
Hor kullanmak: Özen göstermeden, kabaca, dikkat etmeyerek,
hırpalayarak kullanmak."Çok hor kullanmışsınız bu dolabı."
Hoş beş etmek: Şundan bundan konuşarak sohbet etmek."O iki
ihtiyar kadın hoş beş etmek için yaratılmışlar sanki."
Hurdası çıkmak: İşe yaramayacak, kullanılamayacak hâle gelmek.
Huyuna suyuna gitmek: İsteklerine, alışkanlıklarına, yapısına
göre onu kızdırıp ürkütmeyecek davranışlarda bulunmak.
Huyunu suyunu almak: Onun özelliklerini, davranışlarını ve
karakterini yapısına geçirmek.
Huzur vermek: Gönül rahatlığı, iç dirliği vermek; dinlendirmek.
Huzurunu kaçırmak: Huzurunu bozmak, tedirgin ve rahatsız etmek.
Hüküm giymek: Mahkemece ya da birileri tarafından kendisine ceza
verilmek.
Hüküm sürmek: 1. İş başında olmak. 2. Yaygın olmak. 3. Bir şeyin
güçlü varlığı sürüp gitmek."Beşinci Kral beş yıl hüküm sürdü."
Hükümet kapısı: Devlet dairesi."Hükümet kapıları halka açık
kılınmalıdır."
Hür düşünüş: İstediğini, düşündüğünü baskı altında kalmadan
söyleme.
Hüsn-ü kuruntu: İhtimalî bulunmadığı hâlde güzel bir şeyin
olacağını sanma, hayal etme, buna kendini inandırma.
Hüd dağı gibi şişmek: Bir hastalık sebebi ile bir tarafı,
özellikle de karın tarafı şişmek.
A
B
C
Ç
D
E
F
G
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
Ö
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
|