|
|
|
www.gramerimiz.com
Son Sürat Dolaşın İnternette...!
A
B
C
Ç
D
E
F
G
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
Ö
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Bu sayfayı Sık Kullanılanlara Ekle
Deyimler
İ
İbret almak: Kötü bir olaydan etkilenerek ders almak."Görmesini
bilseydi ibret alırdı her hâlde."
İcabına bakmak: 1. Gereğini yerine getirmek. 2. Yok etmek,
ortadan kaldırmak."O adamın icabına bakarız, merak etme sen."
İç çekmek: Üzüntüyle göğüs geçirmek, derin derin soluk alıp
hıçkırıkla ağlamak."Yavrucağın iç çekişi dayanılır gibi değildi."
İç etmek: Eline geçen bir şeyi sahibine bildirmeden kendisine mal
etmek, ortadan kaldırıp kimseye göstermemek."Babasına bildirmeden o
kadar parayı iç etmiş."
İç gıcıklamak: 1. Huylandırmak. 2. İstek uyandırmak.
İçi açılmak: Sıkıntısı dağılıp gitmek, ferahlamak."Denizi,
kuşları, ağaçları seyre dalarım, böylelikle içim açılır, rahatlarım."
İçi cız etmek: Ansızın içi sızlamak, çok üzülmek."O zavallı
ihtiyarı birden bire karşımda görünce içim cız etti."
İçi çekmek: Canı arzu etmek, istek duymak.
İçi çıfıt çarşısı: 1. Başkaları için daima art niyet besleyen,
içinden türlü kötülükler geçiren. 2. Çok karışık.
İçi dışı bir: İkircikli olmayan, iki yüzlü davranmayan,
düşündüğünü açıkça söyleyen, özü sözü bir olan."İçi dışı bir olan
insanlara her zaman güvenebiliriz."
İçi dışına çıkmak: 1. Kusmaktan ötürü çok fena olmak. 2. Bindiği
taşıtın çok sarsılması yüzünden bedenî rahatsızlık duymak.
İçi erimek: Kaygı duymak, çok üzülmek.
İçi geçmek: 1. İstemediği hâlde uyuya kalmak. 2. İşe yaramaz
duruma gelmek. 3. Yaşlılıktan, zayıflıktan gücü azalmış olmak;
hiçbir şeye ilgi duymamak."O artık içi geçmiş bir ihtiyardır."
İçi gitmek: Çok fazla istek duymak."Vitrindeki kızarmış tavuklara
içim gidiyordu ama param olmadığı için alıp yiyemiyordum."
İçi içine sığmamak: Çok heyecanlanmak, coşkunluk duymak ve
sevincini belli etmekten kendini alamamak."Annemi karşımda görünce ne
yapacağımı şaşırdım, içim içime sığmıyordu, koşup boynuna sarıldım."
İçi kabarmak (kalkmak): 1. Midesi bulanmak. 2. Duygulanıp
heyecanlanmak. 3. Taşkın bir ağlama duygusu içinde olmak."Ne berbat bir
koku, içimiz kabarmadan kalkalım buradan."
İçi kan ağlamak: İçten, büyük bir üzüntü duymak; dıştan belli
etmeyerek çok acımak."Çocuğunun yüzüne bakarken içim kan ağlıyordu."
İçi kazınmak: Çok acıktığından ötürü midesinde eziklik
duymak."Sabahtan beri açtı, içi kazınıyor ama belli etmemeye
çalışıyordu."
İçinden gülmek: Birisine sezdirmeden içten içe gülmek, eğlenmek.
İçinden okumak: 1. Dudaklarını kıpırdatmadan, hiç ses çıkarmadan
okumak. 2. Ses çıkarmadan sövmek, beddua etmek."Hikâyeyi şimdi de
içinizden okuyacaksınız."
İçinden pazarlıklı: Sinsi, yapacağı kötülükleri
sezdirmeyen."Senin gibi içten pazarlıklı adamlarla iş yapmam ben."
İçine atmak: 1. Derdini, sıkıntısını kimseye söylememek. 2.
Kendisine yapılan kötülüğe karşı sesini çıkarmamakla beraber, bunu
unutmamak."O her şeyi içine atar, bir gün kanser olacak diye
korkuyorum."
İçine dert olmak: Yapmak istediği bir şeyi yapamadığı için
kaygılanıp üzüntü duymak."Hastahanedeki arkadaşımı ziyarete bir türlü
gidemedim, bu da içime dert oldu."
İçine doğmak: Malûm olmak, bir işin olduğunu ya da olacağını
sezinlemek, tahmin etmek."Onun bize geleceği sanki içime doğmuştu."
İçine işlemek: Duygulanmak, etkilenmek, dokunmak."Babamın o
etkili sözleri âdeta içime işlemişti sanki."
İçine çekilmek (kapanmak): Duygularını kimseye açmamak,
çevresindeki kişilerle ilişkisini kesmek, yalnızlığa
gömülmek."Kardeşinin ölümünden sonra içine çekildi, kimseyle
görüşmüyor."
İçine kurt düşmek: Kuşkulanmak, kendisine zarar geleceğinden
şüphe etmek."Tilkiyi civarda dolaşırken gördüğü andan itibaren içine
kurt düşmüştü."
İçine sindirmek: Benimsemek, iyice kabul etmek.
İçine sinmemek: 1. İçi rahat etmemek, yaptığı şeyden memnun
olmamak. 2. İstediği gibi olmadığı için rahatlık, mutluluk duymamak;
tadına varamamak."İşi bitirdim ama hiç de içime sinmedi."
İçine sokacağı gelmek: Birini aşırı ölçüde, çok sevmek.
İçine yedirememek: Benimsememek, kabul edememek.
İçini dökmek: Dertlerini, sıkıntılarını, üzüntülerini
anlatmak."Şu koca dünyada içimi dökecek bir insan bulamadım."
İçini kemirmek: Bir üzüntü ve düşünce dolayısıyla rahatsızlık
duymak."İçini kemiren bu düşünceden kurtulmak istiyordu."
İçini (bir) kurt yemek: Sürekli olarak bir kaygı içinde olmak.
İçi parçalanmak (paralanmak): Birine acıyarak çok üzülmek."Onun bu
hâlini gördükçe içim parçalanıyor."
İçi rahat etmek: Endişelenecek bir durum bulunmadığını öğrenerek
sıkıntıdan kurtulmak, rahatlamak."Ne yapayım, ben anneyim, onlar sağ
salim dönerlerse içim rahat edecektir ancak."
İçi sızlamak: Bir şey veya kişinin içine düştüğü durum sebebiyle
üzülmek.
İçi titremek: 1. Çok üşümek. 2. Çok istek duymak. 3. Bir zarar
gelecek korkusu içinde bulunmak."Hava iyice soğudu, içim titremeye
başladı, haydi içeri girelim."
İçi yanmak: 1. Çok susamak. 2. Büyük bir acı sebebiyle çok fazla
üzülmek."Sanki yalnız onun içi yanıyordu."
İçler acısı: Oldukça üzücü, çok acıklı.
İçli dışlı olmak: Teklifsiz, çok samimi, sıkı fıkı, senli benli
olmak."Biz Fatma`yla iyice içli dışlı olduk."
İçtikleri su ayrı gitmemek: Sıkı fıkı dost, samimi arkadaş olmak;
birbirlerinden saklayacakları bir şeyleri bulunmamak.
İdare etmek: 1. Yönetmek, çekip çevirmek. 2. Tutumlu olmak,
kullanmak. 3. Elvermek, yetmek, yetişmek, korumak, kurtarmak. 4. Hoş
görmek, göz yummak. 5. Örtbas etmek."Bu ayakkabıyı bu fiyata veremem,
çünkü idare etmez."
İfade vermek: Sorguya cevap vermek.
İflâhını kesmek: Gücünü tamamiyle yok edip bir daha karşı
koyamayacak, düzelemeyecek, iş yapamayacak duruma getirmek."Ben adamın
iflâhını keserim, anladın mı?"
İfrit olmak: Çok öfkelenmek; aşırı ölçüde, kendini kaybedecek
kadar sinirlenip kızmak."İfrit oluyorum şu adamın hareketlerine."
İğne atsan yere düşmez: Çok kalabalık, yürünecek gibi değil.
İğne ile kuyu kazmak: Zor denecek bir işi yetersiz araç ve
gereçlerle başarmaya çalışmak.
İğne ipliğe dönmek: Aşırı derecede zayıflamak, kilo vermek."O iri
yarı adam hapisten çıktı ki iğne ipliğe dönmüş."
İğneli söz: Dokunaklı, kırıcı, üzücü söz."O iğneli sözlere ben
bile dayanamazdım doğrusu."
İki ahbap çavuşlar: Hemen her yerde birlikte görülen,
birbirlerinden ayrılmayan iki arkadaş, dost.
İki arada bir derede (kalmak): Sıkışık, zor şartlar altında
(kalmak).
İki ayağını bir pabuca sokmak: Bir kimseyi, bir işi yapması için
zorlamak, sıkıntıya sokmak.
İki cami arasında kalmış beynamaza dönmek: İki yoldan hangisini
tutacağını; şöyle mi, böyle mi yapacağını bilememek; şaşırıp bir şey
yapamaz olmak.
İki cihanda yüzü ak olmak: Doğru ve faziletli yaşayıp dünya ve
ahrette mükâfat görmek.
İki çift söz etmek: Bir araya gelip birkaç söz söylemek."Ne
zamandır seninle bir araya gelip de iki çift söz edemedik."
İki eli kanda olsa: Ne kadar önemli olursa olsun, elindeki iş hiç
bırakılamayacak derecede olsa bile."Söyleyin ona, iki eli kanda olsa da
durmasın gelsin."
İki eli (birinin) yakasında olmak: Ahrette, hesap gününde ondan
davacı olmak; hakkını istemek.
İki gözü iki çeşme: Sürekli, çok ağlayarak."Kadıncağız iki gözü iki
çeşme ağlayıp duruyormuş."
İkili oynamak: Birbirine karşı olanlardan hem birini, hem ötekini
çıkarı için destelemek."Sendika başkanı ikili oynuyormuş."
İki paralık etmek: Değerini, onurunu çok düşürmek."Seni arlanmaz
utanmaz seni, beni iki paralık ettin, senin yüzünden topluma çıkamaz
oldum!"
İki rahmetten biri: Ağır hasta olan birisi için "ya şifa, ya
ölüm" anlamında kullanılır.
İki sözü bir araya getirememek: Düşüncelerini, duygularını düzgün bir
biçimde anlatamamak, güzel konuşma becerisinden yoksun olmak.
İki yakası bir araya gelmemek: Geçim sıkıntısı içinde olmak ve
borçtan kurtulamamak, gelir ve giderini denkleştirememek."Bilmiyorum ne
zaman iki yakamız bir araya gelecek."
İleri geri konuşmak: Yersiz, kırıcı, yaralayıcı biçimde konuşmak.
İleri gitmek: Söz ve davranışta ölçü dışına çıkmak; gereksiz,
aşırı davranışta bulunmak ve haddi aşmak."O saygısız adamın daha fazla
ileri gitmesine fırsat verilmemelidir."
İlk göz ağrısı: 1. İlk doğan çocuk. 2. İlk sevgili.
İmana gelmek: 1. Hak dini olan İslâm`ı kabul etmek. 2. En sonunda
doğruyu söylemek. 3. Önceden kabul etmediği şeyi sonradan kabul edip
uymak."İmana gel, tövbe et ki öbür dünyada mutluluğa eresin."
İnce eleyip sık dokumak: Titizlik göstermek, bir şeyi en ince
ayrıntılarına kadar araştırmak, gözden geçirmek."O kadar da ince eleyip
sık dokunacak bir iş değil, kaygılanma."
İn cin top oynamak: Issız, sessiz olmak, bir yerde hiçbir canlı
yaratık bulunmamak."Adada in cin top oynuyordu sanki."
İncir çekirdeğini doldurmaz: Çok az veya pek önemsiz."Ne akılsız
adam bunlar, kavga etmelerine sebep olan mesele incir çekirdeğini
doldurmaz bile, ayırın şunları."
İnme inmek: Felç olmak, bedenin bir yeri hareketsiz ve duygusuz
duruma gelmek."Adamın sağ yanına inme inmiş diyorlar."
İnsan eti yemek: Birini çekiştirmek.
İnsan evlâdı: İyi, anlayışlı, ahlâk sahibi insan."İnsan evlâdı
olmasaydı, tanımadığı birine onca yardım yapar mıydı?"
İnsan hâli: Olabilir, doğaldır, hoş karşılamak gerekir.
İnsanlıktan çıkmak: 1. Çok zayıflamış, bir deri bir kemik kalmış
olmak. 2. İnsanî niteliklerini yitirmek, insana yakışmayacak
davranışlarda bulunmak.
İnsan sarrafı (olmak): İnsanların karakterini çabucak anlayacak
duruma gelmiş (olmak)."Dedem insan sarrafıdır, onu bir görse ne biçim
bir adam olduğunu hemen anlayıverir."
İpe çekmek: Asarak öldürmek.
İpe un sermek: İstenilen işi yapmamak için birtakım bahaneler,
sebepler ileri sürmek, güçlük çıkarmak, engeller göstermek.
İpi koparmak: Bağlı bulunduğu yer ya da kişi ile ilişkisini
kesmek, aradaki anlaşmazlığı artırmak.
İpin ucunu kaçırmak: Bir yeri yönetmede veya bir şeyi kullanmada
gereken ölçüyü kaçırıp, artık duruma hâkim olamamak; çıkmaza
girmek."Biraz daha dikkatli olmalıyız, yoksa ipin ucunu kaçıracağız."
İpi sapı yok: Birbirini tutmaz, yersiz, anlamsız, işsiz, yersiz
yurtsuz, saçma sapan."İpi sapı yok bu sözlerin, daha inandırıcı
olmalısın."
İpiyle kuyuya inilmez: Kendisine güvenilmez, ona güvenilerek bir
işe girilmez."O ipiyle kuyuya inilmez adamla yola çıkmam ben."
İple çekmek: Zamanın gelmesini sabırsızlıkla beklemek, çok
istemek."Yarını iple çekiyorum."
İpucu vermek: Aranılan şeyi bulmaya yarayan işareti, onu
açıklamaya yarayan bilgiyi vermek."Bir ipucu vermezsen bu bilmeceyi
çözemeyeceğim."
İsabet etmek: 1. Nişan alınan yere değmek, rastlamak. 2. Çıkmak.
3. Yerinde iş görmüş olmak."Böyle karar vermekte çok isabet ettiniz."
İskele vermek: Vapura binmek, vapurdan inmek için iskeleyi
uzatmak.
İsmi var, cismi yok: 1. Sözü edilen bir kimse veya şeyin gerçekte
var olmadığını anlatmak için kullanılır. 2. Adı olmasına karşılık
görevini ve etkinliğini yerine getirmeyen, varlığı ile yokluğu arasında
bir fark bulunmayan.
İster istemez: 1. Zorunlu olarak, elinde olmadan. 2. İstemesi
üzerine, hiç vakit geçirmeden, istediği anda."İster istemez ben de ona
bağırdım."
İstifini bozmamak: Bir olay karşısında aldırış etmemek, durum ve
davranışını hiç değiştirmemek."Karşıma geçmiş avazı çıktığı kadar
bağırıyordu, bense istifimi bozmadan bekledim."
İş ayağa düşmek: İş sorumsuz, yetkisiz ve beceriksizlerin elinde
kalmak."Bunlar da işi iyice ayağa düşürdüler."
İş başa düşmek: Beklediği yardım gelmeyince, kendi işini kendisi
yapmak zorunda kalmak."İş başa düştü desene!.."
İş çatallanmak (çatallaşmak): Bir işin sonuca oluşması konusunda
türlü güçlüklerle karşılaşmak, ya da çeşitli seçeneklerle yüz yüze
gelmek, sonuca nasıl ulaştırılacağı bilinemez olmak."İş gittikçe
çatallaşıyor, sense aldırmıyorsun bile."
İş çığırından çıkmak: Bir iş asıl amaçtan çıkarak düzelmesi güç
bir durum almak, bir bozukluk ve kargaşalık baş göstermek.
İş inada binmek: Bir işi yapmakta direnmek.
İşi düşmek: Birinin yardımına ihtiyaç duymak."Eh, onun da bize
işi düşecek bir gün."
İşe koşmak: Birini bir iş yapmak üzere görevlendirmek, göndermek.
İşi ağırdan almak: Acele etmemek, bir işi yapmak için isteksiz
görünmek."Söyle onlara, işi ağırdan almasınlar, müşteriler mal
bekliyor."
İşi azıtmak: Yanlış ve aşırı yollara sapmak."Bu çocuk da işi
iyice azıttı."
İşi Allah`a kalmak: Güç şartlar altında, beşerden hiçbir yardım umudu
kalmamak."Kime baş vurduysa bir sonuç alamadı, artık işi Allah`a
kalmıştı."
İşi başından aşmak: Pek çok işi olmak, iş içinde kaybolmak.
İşi bitmek: 1. Hâli, gücü kalmamak. 2. Yaptığı işi sona
ermek."Git de bak, babanın işi bitmiş mi?"
İşi duman olmak: İşi ve durumu kötü olmak, berbat bir durumda
bulunmak.
İşi iş olmak: İşi yolunda, iyi olmak; hâlinden memnun bulunmak."İşi iş
herifin, baksana yan gelip yatıyor her gün."
İşinden olmak: Bir süredir yaptığı işi elinden gitmek, görevini
yitirmek."Haydi canım, yoluna git de patronunla kavga etme; yoksa
işinden olacaksın."
İşi sıkı tutmak: Gevşekliğe yol açmamak, işe gereken önemi vermek
ve sağlıklı yürümesini sağlamak.
İşi tıkırında olmak: İşi çok uygun ve iyi olmak."O konuşmayacak
da ben mi konuşacağım, işi tıkırında adamın."
İşi yokuşa sürmek: Yapılabilir, görülebilir işi yapmamak için
güçlük çıkarmak, bahaneler ileri sürmek.
İşkembeden atmak: Uydurarak söylemek, tutarı olmayan sözler sarf
etmek."Ona sakın inanmayın, işkembeden atıyor."
İş sarpa sarmak: İş, içinden çıkılması zor bir durum almak;
engellerle karşılaşmak."İşler sarpa sarmadan çekip gidelim buradan."
İşten el çektirmek: Görevden uzaklaştırmak."Yolsuzluk yaptığı
iddiası ile işten el çektirdiler ona."
İş yok: O şeyde yarar yok, faydası olmaz."O arabada hiç iş yok,
almaya değmez."
İte kaka: Zorla, güçlükle."Adamı her sabah ite kaka işe
götürüyoruz."
İtibar kazanmak: Saygınlık görmek, kendisine değer verilmek.
İt sürüsü kadar: Gereğinden fazla, oldukça çok, kalabalık."İt
sürüsü kadar adam, nasıl başa çıkacağız bunlarla."
İyi etmek: 1. Hastalıktan kurtarmak, sıhhatine kavuşturmak. 2.
Yerinde bir davranışta bulunmak. 3. Bir şeyi gizlice almak, kendisine
mal etmek.
İyi gözle bakmamak: Birisi hakkında iyi düşünmemek, kötü niyet
beslemek."Komşuları ona hiçbir zaman iyi gözle bakmadılar."
İyi gün dostu: Dostlarının sıkıntılı günlerinde onlardan kaçan
kimse."Bize iyi gün dostu gerekli değil."
İyi saatte olsunlar: Cinlerden söz edilirken kullanılır.
İzinden yürümek: Birine içten bağlanarak onun başladığı işi aynı
anlayışla sürdürmek, fikirlerini ve hareketlerini aynen benimsemek.
İzi silinmek: Yok olmak, ortadan kaybolmak."Çiçek hastalığının bu
kasabada izi silindi hemen hemen, çünkü çocuklar aşılanıyorlar."
A
B
C
Ç
D
E
F
G
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
Ö
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
|