|
|
|
www.gramerimiz.com
Son Sürat Dolaşın İnternette...!
A
B
C
Ç
D
E
F
G
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
Ö
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Bu sayfayı Sık Kullanılanlara Ekle
T
Tabana kuvvet:
"Binecek bir şey yok, yayan gitmekten başka çare de kalmadı" anlamında
kullanılır."Haydi kalkın bakalım, tabana kuvvet!"
Tabanları kaldırmak: Çok hızlı yürümeye ya da çok hızlı koşarak
kaçmaya başlamak."Polislerin geldiğini görünce tabanları kaldırdı."
Tabanları yağlamak: 1. Uzak bir yere yayan olarak gitmek için
hazırlanmak. 2. Hızlıca koşarak kaçmak.
Taban tabana zıt: Birbirinin tamamen karşıtı olmak, birbirine çok
aykırı."Taban tabana zıt düşüncelere sahiptiler."
Taban tepmek (patlatmak): Yayan olarak çok uzun yol yürümek, çok
sık gidip gelmek."Kasaba ile köy arasında o iş için az taban tepmedim."
Tabanvayla gitmek: Araçla değil de yürüyerek gitmek.
Taburcu olmak: İyileşen hasta, bakıma gerek duymadığından
hastaneden çıkmak."Taburcu olan arkadaşlarını karşılamaya gittiler."
Tadı damağında kalmak: Tadını, lezzetini bir türlü unutamamak."O
kebabın tadı damağımda kaldı."
Tadına bakmak: Küçük bir parçasını ağzına alarak lezzetini
denemek, nasıl olduğunu yoklamak."Yemeğin tadına baktın mı?"
Tadına varamamak: Bir şeydeki ince güzelliği duyamamak,
hissedememek ya da kavrayamamak."Şu dostluğumuzun tadına varamadım
daha."
Tadında bırakmak: Ölçülü olup aşırılığa kaçmamak."Yeter çocuklar!
Tadında bırakın, havayı bozacaksınız yoksa."
Tadını almak: 1. Bir şeyin lezzetini almak. 2. Yaptığı işten zevk
duymaya başlamak."O işin tadını aldı bir kez, daha peşini bırakmaz."
Tadını çıkarmak: Bir şeyin sağladığı güzelliklerden ya da
imkânlardan istediği gibi yararlanmak."Şu tatilin tadını çıkarmaya
çalışacağım."
Tadını kaçırmak: Zevkine varılmaya çalışılan bir şeyde aşırılığa
kaçarak olumsuz bir durum oluşturmak, zevki bozmak.
Tadı tuzu kalmamak: Eski zevk veren yanı kalmamak, yavanlaşmak,
güzel ve çekici durumu ortadan kalkmak."İşlerimizin artık tadı tuzu
kalmadı."
Tahtalı köy: Mezarlık.
Tahtası eksik: Aklı noksan, deli."O ne biçim hareketti, tahtası
eksik galiba!"
Takım taklavat: Hepsi, parçalarıyla birlikte.
Takıp takıştırmak: Özenerek süslenmek."Takıp takıştırmış, öyle
çıkmıştı sokağa."
Takke düştü kel göründü: Kusuru, kabahati örten şey ortadan
kalkınca bütün çirkinlikler, hileler, ayıplar ortaya çıktı.
Tam adamını bulmak: 1. En uygun kişiyi seçmek. 2. En uygunsuz
kişiyi seçmek."Tam adamını bulmuşsunuz hani!"
Tam takır kuru bakır: İçinde hiçbir şey yok, bomboş."Tam takır
kuru bakır bir ev bırakıp gitmişler."
Tam üstüne basmak: İstenilen şeyi bulmak, fikir ve
davranışlarında isabet kaydetmek, istenilen sözü söylemek.
Tanrı misafiri: Eve kendiliğinden gelen konuk."O bir Tanrı
misafiridir. Nasıl kalk git diyebilirim."
Taraf tutmak: Bir yanı desteklemek, yan çıkmak."Ben sana taraf
tutup da onların düşmanlığını kazanma demedim mi?"
Tarihe karışmak: Yalnız adı anılır olmak veya etkisi yok olmak.
Tası tarağı toplamak: Gitmek üzere bütün eşyasını toplamak."Tası
tarağı toplamış arabanın gelmesini bekliyorduk."
Taş atmak: Birine dokunacak, onu incitecek söz söylemek.
Taş attı da kolu mu yoruldu?: "Bu kazancı sağlamak için hiç
yoruldu mu, emek verdi mi, para harcadı mı?" anlamında kullanılır.
Taşa tutmak: Üst üste taş atmak, sürekli taşlamak."Çocuklar aşağı
yoldan geçen karşı köylüleri taşa tuttular."
Taş çatlasa: "Ne yapılsa, ne denli zorlansa, gerçekleşmesi
imkânsız" anlamında kullanılır."Taş çatlasa bu elbise otuz binden fazla
etmez."
Taş çıkartmak: Biri, ötekinden niteliğiyle üstün
olmak."Nezaketiyle akranlarına taş çıkartıyor."
Taşı gediğine koymak: Zekice bir hareketle gerekli bir sözü tam
zamanında ve yerinde söylemek.
Taşı sıksa suyunu çıkarmak: Bedence çok kuvvetli, dinç
kimse."Taşı sıksa suyunu çıkarır bir adamdı, hastalık onu ne hâle
getirmiş!"
Taş kesilmek: Çok şaşırıp ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemez
olmak; sesini çıkaramamak, hareket edememek."Çocuk sanki taş
kesilmişti."
Taş üstünde taş bırakmamak (koymamak): Her şeyi yıkıp yerle bir
etmek."Belediye araçları gecekonduları yerle bir ettiler, taş üstünde
taş koymadılar."
Taş yürekli: Hiç acıma hissi taşımayan, merhametsiz."Taş yürekli
herifler, çocukları hiç acımadan kurşuna dizdiler."
Tatlı dil: Gönül alıcı, hoşa giden, kırmayan konuşma biçimi ya da
söz."Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır."
Tatlı sert: Kırmamakla birlikte yumuşak da olmayan söz ya da
davranış.
Tatlı su firengi: Batılılık taslayan, Batılı gibi davranan Doğulu
Hristiyan.
Tatlıya bağlamak: Bir anlaşmazlığı tarafları memnun edecek
biçimde bir çözüme ulaştırmak."Nihayet işi tatlıya bağladık."
Tava getirmek: Gereği kadar ısıtmak.
Tavına getirmek: Bir işi en uygun duruma getirmek."Tavına getirip
söyle."
Tava gelmek: 1. Yumuşamak, kanmak. 2. Süzülecek duruma
gelmek."Söylediğim sözlerle tava geldi; tamam, yapalım dedi."
Tavır almak (takınmak): Belli bir durum ve davranış
almak."Ağabeyim bana niçin karşı tavır aldı bilmiyorum"
Tavşana kaç tazıya tut: Birbirine karşı olan tarafları çatışma
için kışkırtma, davranışlarında yüreklendirme.
Tavşanın suyunu suyu: İki şey arasında çok uzak bir ilgi olduğunu
anlatmak için kullanılır.
Tavşan yürekli: Korkak, ürkek, çekingen."Amma da tavşan yürekli
bir adammışsın."
Tazıya dönmek: 1. Oldukça zayıflamış olmak. 2. Sırılsıklam, çok
ıslanmış olmak.
Tebelleş olmak: Kancayı takmak, musallat olmak, istediğini
yaptırıncaya kadar yakasını bırakmamak."Başıma iyice tebelleş oldu,
nereye gitsem oraya geliyor."
Tebdil gezmek: Tanınmamak için kılık değiştirerek gezmek.
Tefe koymak: Biriyle ilgili olarak alaylı dedikodu yapmak."Bunlar
adamı tefe koyarlar, sakın ağzından bir şey kaçırma."
Tekbir getirmek: "Allah-ü ekber" diyerek Allah`ın adını
yüceltmek.
Tekerine çomak sokmak: Birinin yolunda giden işini engellemek,
aksatmak gibi davranışlarda bulunmak."Adamın tekerine çomak soktular,
düzenini altüst ettiler."
Tekin değil: 1. İçinde cinlerin olduğu kabul edilen bina ya da
yer. 2. Kendisinde bazı gizli güçlerin olduğu sanılan, tehlikeli kabul
edilen kimse."O eski ev tekin değil diyorlar."
Telâşa düşmek: Heyecanlanmak, aceleci olmak.
Tel çekmek: 1. Telgraf çekmek. 2. Telle sınırlandırmak, telle
çevirmek.
Telleyif pullanmak: Kimi bezeme teli ve süslerle iyice
süslemek."Gelini bir güzel telleyip pulladılar."
Temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp koymak: Bir meseleyi sürekli
anlatmak, yeni bir şeymiş gibi birçok defa söz konusu etmek.
Temel atmak: 1. Bir yapının temellerini yapmaya başlamak. 2. Bir
işe başlamak, ilk davranışta bulunmak, girişmek."Evin temelini yarın
atacağız inşallah."
Temel taşı: 1. Bir yapının temeline konan taş. 2. Bir şeye temel
olan öğe, kişi, bir şeyin aslî unsuru, en güçlü dayanağı."Bu şiir, onun
şiir anlayışının temel taşıdır."
Temize çekmek: Karalama hâlindeki bir yazıyı yeniden, silintisiz ve
kazıntısız bir şekilde kâğıda yazmak."Ödevlerinizi temize çekin."
Temize çıkmak: Bir kimsenin suçsuz olduğu anlaşılmak."O yapmadı,
temize çıkacak, göreceksin!"
Temiz para: 1. Kesintiden sonra elde kalan para miktarı. 2. Doğru
yoldan kazanılmış para.
Tencerede pişirip kapağında yemek: Kıt kanat geçinmek, olanıyla
yetinmek.
Tencere dibin kara seninki benden kara: "Kötülükte, kusur yönünde
sen benden daha betersin" anlamında kullanılır.
Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş: İki değersiz kişi bir araya
gelmiş, birleşmiş, yakışmışlar birbirlerine.
Tepeden bakmak: Küçümsemek, kendini üstün görmek."İnsanlara
tepeden bakmayı bırak artık, aciz bir varlık olduğunu düşün."
Tepeden inme: 1. Beklenmedik, şaşırtıcı, ansızın gelen. 2. Yüksek
bir makamdan çıkan buyruk, emir."Tepeden inmeyle bir sürü ehliyetsiz
adam geçti işin başına."
Tepeden tırnağa (kadar): Her yanı, baştan aşağı, bütün
vücudu."Tepeden tırnağa gözden geçirdi ihtiyarı."
Tepesi atmak: Çok sinirlenmek, birden öfkelenmek."Tepesi atar
atmaz salondakileri dışarı çıkardı."
Tepesinde havan dövmek: Üst kattakiler gürültü yaparak alt
kattakileri rahatsız etmek.
Tepesinden (başından) kaynar su dökülmek: Hiç ummadığı bir
durumla karşılaşıp derin bir üzüntüye kapılmak, sıkıntı içinde
kalmak."Hayır cevabını alınca tepesinden kaynar su döküldü."
Tepesine binmek: 1. Şımarıklığı sebebiyle her istediğini yapmak,
yaptırmak. 2. Kendinden güçsüzleri ezmek, onlara kötü
davranmak."Düşmanların tepesine binmek boynumuza borç oldu."
Tepesi üstü: Tepe taklak, başı yere gelmek üzere."Çocuk
sandalyeden tepesi üstü düşmüştü."
Tepe tepe kullanmak: Yıpranacağını, eskiyeceğini düşünmeden,
sakınmadan istediği gibi kullanmak."Bu kadar istiyorsan al senin olsun,
tepe tepe kullan!"
Terbiyesini vermek: Yaptığı kırıcı hareketler, kullandığı kötü
sözler için kendisini sertçe uyarmak, azarlamak, gerekirse dövmek.
Tercüman olmak: Başkasının duygusunu, düşüncesini dile getirmek,
anlatmak.
Ter dökmek: 1. Bir işi yapmak için çok zahmet, zorluk çekmek. 2.
Çok terlemek."Bu işi başarmak için az ter dökmedi."
Tereciye tere satmak: Birine çok iyi bildiği bir konuda bilgi
vermeye çalışmak.
Tere yağından kıl çeker gibi: Hiç kimseye zarar vermeden, çok
kolaylıkla kimseye hissettirmeden, kimi sorumluluklardan
kurtularak."Merak etme sen, tereyağından kıl çeker gibi halledecektir
işi."
Tersi dönmek: Şaşkınlıktan bulunduğu ve gideceği yeri
kestirememek.
Ters tarafından kalkmak: Aksi, huysuz ve ters olmak."Ters
tarafından kalktın galiba, ne dersem tersini yapıyorsun."
Ters yüz etmek: İçini dışına, altını üstüne getirmek ya da
çevirmek."Gömleğin yakasını ters yüzü edip diktim."
Ters yüz geri dönmek: İstediğini elde edemeden, eli boş dönmek.
Teselli etmek: Avundurmak, acısını gidermeye, onu rahatlatmaya
çalışmak."Arkadaşını en iyi şekilde teselli ettiğine eminim."
Teselli bulmak: Avunmak.
Teslim bayrağı çekmek: 1. Yenilgiyi kabullenmek, teslim olmak. 2.
Bir çekişme sonunda karşısındakinin istediğini yapmaya razı
olmak."Yakında teslim bayrağını çekerler, endişeye kapılmayın."
Teslim olmak: 1. Kendinden üstün bir güç karşısında yenilgiyi
kabul etmek, mücadeleden vazgeçmek. 2. Kendini teslim etmek, birtakım
ellere bırakmak."Teslim olursan kılına dokunulmayacaktır!"
Teşrif etmek: Onurlandırmak, şereflendirmek.
Tetikte olmak: Her an uyanık ve hazır bulunmak."Ben size tetikte
olun, gözünüzü dört açın demedim mi?"
Tez canlı: Aceleci, sabırsız, beklemeye dayanamayan."Bu kadar tez
canlı olma!"
Tez elden: Çabucak, bir an önce, çarçabuk,"Tez elden hastaneye
gitmeli bu yaralı!"
Tezgâhı kurmak: İşe başlamak üzere tüm araç ve gereçleri
hazırlamak, çalışmaya başlamak."Hemen tezgâhı kurup gittiler."
Tezkeresini eline vermek: Kovmak, işten atmak, işine son vermek.
Tıka basa doldurmak: Doldururken çok bastırıp sıkıştırmak, hiç
boş yer bırakmamak."Çuvalı tıka basa doldurun, ne alırsa kârdır."
Tıka basa yemek: Haddinden fazla yemek, çok yemek, mideyi
rahatsız edecek kadar çok yemek."Doymaz çocuk, tıka basa doldurdu
karnını."
Tımarhane kaçkını: Delice işler yapan kimse.
Tıpış tıpış yürümek: 1. Kısa adımlarla çabuk yürümek. 2. İster
istemez bir yere gitmek.
Tıraş etmek: 1. (Saç, sakal) benzeri tıraş işini yapmak. 2.
Bıkkınlık verecek kadar uzun ve gereksiz konuşmak."Yeni berber iyi tıraş
yapamıyor."
Tırnak göstermek: Gözdağı vermek, korkutmak.
Tırpan atmak: 1. İstemediği kişilerin bir yerdeki görevlerine son
vermek. 2. Kırıp geçirmek, topluca öldürmek, kıyıma uğratmak."Genel
müdür olunca, ilk işi yardımcılarına tırpan atmak oldu."
Tohuma kaçmak: Yaşlanmak, evlenme çağı geçip kartlaşmak.
Tok evin aç kedisi: Varlıklı olduğu hâlde doymayan, ihtiyacı
olmadığı hâlde aç gözlülük eden, her gördüğüne sahip olmak isteyen
(kimse)."Bu çocuk da tok evin aç kedisi."
Tokat aşketmek: Ansızın el içi ile vurmak.
Tok gözlü: Mala, paraya, yiyeceğe düşkün olmayan; cömert.
Tok sözlü: Sözünü esirgemeden, çekinmeden, hatır gönül dinlemeden
söyleyen."Rahmetli tok sözlü bir insandı."
Tongaya basmak: Tuzağa düşmek."Çok kötü bastı tongaya."
Top atmak: İflas etmek."Bu kadar kısa zamanda top atacağımızı
sanmazdım."
Topa tutmak: 1. Bir yeri top ateşi altında bulundurmak. 2. Bir
kimseye kırıcı, ağır sözler söylemek.
Topun ağzında: Tehlikeye, saldırıya en yakın yerde olmak.
Toprağı bol olsun: Müslüman olmayan ölülerin anılması sırasında
kullanılır, Müslüman ölüler için "Allah rahmet eylesin" denir.
Topu topu: (Azımsanan şeyler için) olup olacağı, yalnızca,
hepsi."Topu topu beş elma almış."
Toz kondurmamak: Bir şeyi kusursuz göstermek, onda bir kusurun
olabileceğini kabul etmemek."Kızına da hiç toz kondurmuyor."
Toz olmak: Ortadan kaybolmak, kaçmak, uzaklaşmak."Çabuk toz olun
buradan."
Toz pembe görmek: Aşırı iyimser olmak; hemen her aksaklığı, üzücü
durumları iyimserlikle karşılamak."Hayatı hep toz pembe görmüştür."
Tozu dumana katmak: 1. Ortalığı altüst etmek, karışıklığa yol
açmak, gürültü patırtı çıkarmak. 2. Çok fazla toz kaldırarak koşmak veya
kaçmak."Başıboş sığırlar tozu dumana katarak yokuştan aşağı
iniyorlardı."
Tur atmak: Dolaşmak, dolaşıp gelmek."Evin etrafında iki tur atıp
yanıma gelsin."
Turnayı gözünden vurmak: Hiç beklenmedik bir kazanç sağlama
imkânını ele geçirmek.
Turp gibi: Çok sağlıklı, sağlam, rahatı yerinde."Merak etme, turp
gibi o."
Turşu gibi olmak: Çok yorgun, bitkin düşmek."Üç gündür
çalışıyoruz, turşu gibi oldum, hiç hâlim kalmadı."
Turşusu çıkmak: 1. Çok yorulmak. 2. İyice ezilmek,
parçalanmak."Armutların turşusu çıkmış, yenecek hâlleri kalmamış."
Turşusunu kurmak: Bir şeyi kullanmak, harcamak gerekirken
kıyamamak durumunda söylenir."Kullanmadığı sandalyeyi vermiyor,
turşusunu kuracak sanki."
Tut kelin perçeminden: Güç bir durumda çözümün zor olduğunu
anlatmak için kullanılır.
Tuttuğu dal elinde kalmak: Dayandığı, güvendiği şey önemini
kaybederek işe yaramaz hâle gelmek, fayda temin edemez olmak.
Tuttuğunu koparmak: Her girişiminden başarıyla çıkmak, her işi
becermek,"O tuttuğunu koparır bir delikanlıdır, güvenin ona."
Tutunacak dalı olmamak: Güveneceği, dayanacağı kimse
bulunmamak."Küçüktüm, tutunacak dalım yoktu, tek başımaydım."
Tuz biber ekmek: 1. Bir yemeğe tuz ya da biber dökmek. 2. Bir
üzüntünün acısını, bir kusurun ağırlığını daha da artırmak."İyi yaptın
sanki, o günleri hatırlatarak tuz biber ektin kadının yüreğine."
Tuz (la) buz olmak: Kırılıp parçalanmak, çok küçük parçalara
ayrılmak, paramparça olmak."Masadan düşen vazo tuzla buz oldu."
Tuzlayayım da kokma: Bilip bilmeden konuşanlar, yüksekten
atanlar, düşüncesinde aldananlar için küçümseme sözü olarak kullanılır.
Tuzluya mal olmak: Oldukça çok para harcanarak sağlanmış
olmak."Arabayı tamir ettirdik ama tuzluya mal oldu."
Tuzu kuru: Hiçbir derdi, sıkıntısı olmayan; kazancı yerinde
olduğu için kaygılanmayan."Sana göre hava hoş, gülersin, oynarsın, tuzun
kuru nasıl olsa."
Tükürdüğünü yalamak: Verdiği sözden geri dönerek benliğini
küçültmek."Ben tükürdüğünü yalayan bir insan değilim, gideceğim oraya!"
Tümen tümen: Pek çok.
Türküsünü çağırmak: Birinin hoşuna gidecek davranış ortaya
koymak, söz söylemek, onun tarafını tutmak."Ömrümce onun bunun türküsünü
çağırıp durdum, yeter artık!"
Türkü yakmak: Bir türküye ezgi uydurmak."Sevdiği kıza yanık bir
türkü yakmış diyorlar."
Tütünü tepesinden çıkmak: Bir acının ateşiyle yanıp tutuşmak, çok
üzülmek.
Tüy dikmek: Kötü bir işi, ortaya konan bir söz ya da davranışla
daha da kötüleştirmek.
Tüyleri diken diken olmak: Korku, heyecan, endişe veya üşümekten
vücuttaki tüyler, kıllar kabarmak, dikilmek."Hava buz gibiydi, tüylerim
diken diken olmuştu."
Tüyü düzmek: Önceleri kötü olan kılık kıyafetini düzeltmek, iyi
yaşama kavuşmuş gibi güzel giyinir olmak.
A
B
C
Ç
D
E
F
G
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
Ö
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
|